
HEMATOPOİETİK SİSTEM
Kan dokulara su, elektrolitler, besin maddeleri ve hormonlar taşırken onlardan da artık ürünleri alır. Kan hücreleri oksijen sağlar (eritrositler), yabancı organizmlere ve antijenlere karşı kor (lökositler) ve pıhtılaşmayı başlatırlar (trombositler). Hematopoietik sistemin çeşitliliği nedeniyle onun hastalıkları fonksiyonel açıdan en iyi şekilde tartışılmıştır. Fonksiyon ya anormal durumlara normal cevaplar (ör, yangıya cevap olarak leukositozis ve sola kayma) ya da hematopoietik sistemin primer anormallikleri (ör, kemik iliğinden kaynaklanan pansitopeni) şeklinde sınıflandırılabilir. Üstelik, anormallikler kantitatif (çok fazla veya çok az hücre) olabildiği gibi kalitatif (fonksiyon anormallikleri) de olabilir.
Eritrositlerin fonksiyonu oksijenin hızla difüzyonunu sağlayacak yeterli basınçlarda dokulara oksijen taşımaktır. Bu da taşıyıcı bir molekül olan hemoglobin, eritrositlerin hemoglobini bozulmadan hücrelere götürme yeteneği ve hem eritrositleri hem de hemoglobini hasardan koruyan donanımlı bir metabolizma tarafından yapılır. Hb sentezinin veya salınımının, eritrositlerin yapımının veya yaşamasının ya da metabolizmanın engellenmesi hastalığa neden olur.
Hb, kompleks bir molekül olup 4 globine bağlı 4 hem ünitesinden oluşur. Son adımda ferrochelatase enzimi tarafından demir eklenir. Hem’in veya globinin üretiminin engellenmesi (bakır ve demir eksikliği ve kurşun zehirlenmesi) gibi durumlarda anemiye neden olur. Talasemi ve orak hücre anemisi gibi hemoglobinle ilgili bozukluklar insanlarda önemli genetik hastalıklar olup hayvanlarda görülmemektedir. Bu hastalıklarda globinlerin (a, b veya her ikisi) üretimi ile hem üretimi dengeli değildir. Bu durumda Hb fonksiyonel değildir. Hayvanlarda tek bilinen hemoglobinopati porfiria’dır. Birkaç türde belirtilse de en önemlisi sığırlarda fotosensitizasyona neden olur.
Normal hayvanlarda eritrosit kütlesi ve oksijen taşıma kapasitesi sürekli korunur. Olgun eritrositlerin hayat süreleri sabittir. Üretimleri ve parçalanmaları dikkatli bir şekilde dengede tutulmaya çalışılır.
Eritropoiesis (eritrosit üretimi) eritropoietin hormonu tarafından düzenlenir. Bu hormon, hipoksi ile artar. Çoğu türde böbrekler iki sensör organdır ve en büyük eritropoietin üretim yeridir. Bu yüzden kronik böbrek yetmezliğinde anemi görülür. Eritropoietin, diğer hümoral mediatörlerle birlikte kemik iliğine etki ederek eritrosit üretimine katılan stem (kök) hücre sayısını artırır, olgunlaşma süresini kısaltır ve retikülositlerin erken salınımına neden olur. Eritropoiesis’i etkileyen diğer faktörler besin maddeleri (demir, folik asit, vitamin B12 gibi), eritroid prokürsörleri arasında hücresel iletişimler, lenfoid hücreler ve hematopoietik mikroortamın diğer komponentleridir. Eritropoiezisi baskılayan faktörler ise kronik zayıflatıcı hastalıklar ve endokrin bozukluklarıdır (hipotroidizm veya hiperöstrojenizm gibi).
Yaşlı eritrositleri ortadan kaldıran iki mekanizma vardır. Yaşlı eritrositler normal olarak dalağın sabit makrofajları tarafından fagositozla ortadan kaldırılır. Eritrositler yaşlandıkça bozulan ATP üretimine bağlı olarak esnekliklerini kaybederler ve dalağın sinüzoidlerinden süzülemezler. Fagositoz ve sonradan hücre membranının yıkımlanmasını takiben Hb, hem ve globine dönüşür. Demir hem’den serbest hale gelerek ya makrofajda ferritin veya hemosiderin olarak depo edilir ya da kemik iliğine verilmek üzere dolaşıma salınır. Geri kalan hem bilirubine dönüşürek makrofajlar tarafından sistemik dolaşıma verilir ve burada karaciğer hücrelerine taşınmak üzere albüminle birleşir. Karaciğerde konjuge hale getirilir ve safraya verilir. Ekstravasküler hemolitik anemilerde, eritrositlerin yaşam süreleri kısadır ve artan oranda aynı mekanizmalar söz konusudur.
Normal olarak yaşlanan eritrositlerin yaklaşık %1’i dolaşımda hemolize olur ve serbest Hb açığa çıkar. Bu da hızla Hb dimerlerine dönüşür, haptoglobuline bağlanarak karaciğere taşınır ve orada metabolize edilir (fagositozla ortadan kaldırılan eritrositlerden ortaya çıkan aynı ürünler meydana gelir). İntravasküler hemolitik anemilerde, dolaşımda haptoglobine bağlanabilenden daha fazla eritrosit parçalanır (hemoglobinemi). Aşırı Hb ve dolaysıyla demir idrarla atılır (hemoglobinüri).
Eritrositlerde başlıca metabolik yol glikoliz olup çoğu türde başlıca enerji kaynağı glikozdur. Glikoz, insülinden bağımsız bir mekanizma ile eritrositlere girer ve çoğu ATP ve redükte nikotin adenin dinükleotid (NADH) üretimi için kullanılır. ATP enerjisi, eritrosit membran pompalarının, dolaysıyla şekil ve esnekliğin korunması için kullanılır. Hb’deki demiri korumak ve onu 2 değerli forma (Fe+2) dönüştürmek için NADH’nın azaltıcı gücü (methemoglobin redüktaz yoluyla) kullanılır.
Glikolizde kullanılmayan glikoz, ikinci bir yolla (hekzoz monofosfat şantı) metabolize edilir. Bu yolla enerji üretilmez; bunun başlıca etkisi redükte NADPH formunda redükte edici gücü korumaktır. Glutasyon redüktaz/peroksidaz sistemi ile bağlantılı olarak NADPH redükte durumunda globinin sülfidril gruplarını korur.
Bazı bozukluklar, anormal eritrosit metabolizmasının ve glikolizin engellenmesinin direk sonucudur. Anahtar bir glikolitik enzim olan prüvat kinaz’ın kalıtsal eksikliği ATP eksikliğine yol açar, bu da eritrosit yaşam süresini kısaltır ve hemolitik anemiye neden olur. Aşırı oksidan stresi, aşırı hekzos monofosfat şantına ve bu yüzden Heinz cisim hemolizine veya methemoglobin oluşumuna neden olur. Atlarda fenotiazin, kedilerde asetaminofen gibi ilaçlarla meydana gelen hemolitik anemiler bu mekanizmaya örneklerdir.
Eritrosit sayısının azalması (anemi) kan kaybı, hemoliz veya üretimin azalması ile meydana gelebilir. Akut kan kaybı anemisinde eritrositler azalır, fakat ölüm genellikle dolaşım volümünün kaybı ile ilgilidir. Kronik kan kayıplarında demir sınırlayıcı bir faktördür. Hemoliz toksinlerle, enksiyöz etkenlerle, konjenital anormalliklerle veya eritrosit membran antijenine karşı yönelen antikorlarla oluşabilir. Düşük eritrosit üretimi primer kemik iliği hastalıklarından (aplastik anemi, hematopoietik malignansi veya myelofibrozis gibi) veya başka faktörlerden (böbrek yetmezliği, ilaçlar, toksinler veya eritrosit prokürlerine karşı antikorlar gibi) kaynaklanabilir. Eritrositlerin veya prekürsörlerinin malignansisi akut (ör, eritroleukemi) veya kronik (ör, polisitemia vera) olabilir. Eritroleukemik hayvanlar rubriblastlarla dolu bir kemik iliğine sahip olmalarına rağmen anemiktirler, oysa polisitemia vera’lılarda eritrositozis söz konusudur.
Fagositler: Fagositlerin başlıca fonksiyonu istila edici mikroorganizmlere karşı onları parçalayarak veya sindirerek (böylece selüler yangısal cevaplara katkıda bulunarak) vücudu korumaktır. İki tip fagosit vardır: mononükleer (tek çekirdekli) fagositler ve granülositler. Mononükleer fagositler öncelikle kemik iliğinde yapılır ve kana monositler olarak salınırlar. Bunlar dokulara girmeden önce 4 saat veya birkaç gün dolaşımda kalabilirler ve makrofajlar olmak üzere farklılaşırlar. Granülositler parçalı çekirdeğe sahiptir ve boyanma karakterlerine göre nötrofiller, eozinofilller ve bazofiller şeklinde sınıflandırılırlar. Nötrofiller dokulara geçmeden önce sadece birkaç saat dolaşımda kalır. Fagositozis işleminde 5 adım vardır: 1) fagositlerin mikroorganizmlere hücumu (kemotaksis), antijen-antikor kompleksleri, ve diğer yangısel mediatörler 2) mikroorganizme tutunma 3) yutma 4) yutulan mikroorganizmlerle hücre lizozomlarının birleşmesi 5) sindirim.
Ayrıca, birçok fagosit başka özel fonksiyonlara da sahiptir. Monositler, lenfositlere sunulmak üzere antijen işleyerek ve interleukin-1 (ateşi ve lenfosit aktivasyonunu başlatır ve erken hematopoietik projenitörleri uyarırlar) benzeri maddeler üreterek özel immun sistemle bir bağ oluştururlar.
Eozinofiller fagosit rolleri ile birlikte daha özel fonksiyonlara (metazoan parazitlere karşı bir savunma sağlamak ve yangısal işlemleri değiştirmek gibi) da sahiptir. Bu hücreler kemotaksik olarak histamin, immun komplekslere ve parçalanan mast hücreler tarafından salınan eozinofil kemotaksik faktöre cevap verirler. Bazofiller gerçek fagosit olmayıp fazla miktarda diğer yangısal mediatörler kadar histamin içerirler. Eozinofiller ve bazofiller sistemik allerjik reaksiyonlara ve parazitler tarafından dokuların istila edilişine cevap olarak ortaya çıkabilir.
Eritrositlerle birlikte fagositlerin de dolaşımdaki sayıları ve üretimleri sıkı bir şekilde çeşitli hümoral faktörler (koloni-uyarıcı faktörler ve interleukinler) tarafından kontrol edilir ve düzenlenir. Eritrositlerden farklı olarak, fagositler kandan dokulara geçerler. Sonuçta, kandaki fagositlerin sayısı kemik iliğinin proliferatif fonksiyonu kadar dokulardaki durumları (ör, yangı) da yansıtır. Hangi fagositlerin bu durumları yansıttığı türden türe değişmektedir. Kemik iliği yetmezliği, enfeksiyonlar, ilaçlar veya toksinlerden kaynaklanan nötropeni gibi anormal bir cevap, muhtemelen sekonder bakteriyel enfeksiyonlara neden olabilir. Son olarak, fagosit prekürsörleri kötü huylu şekil değişikliğine maruz kalabilir ve akut veya kronik kemik iliği leukemisine yol açar.
Lenfositler: Lenfositler hümoral ve selüler bağışıklıktan sorumludurlar. İmmun sistemin iki kolunun hücreleri morfolojik olarak ayırt edilemezlerse de onlar dolaşım ve üretim dinamikleri ile birbirinden ayrılırlar. Memelilerde lenfosit üretimi kemik iliğinde olmaktadır. Selüler bağışıklıkta yer alacak lenfositlerin bazıları timüse göç eder ve timik hormonların etkisi altında farklılaşır. Bunlar T hücreleri olurlar ve değişik (yardım edici, baskılayıcı veya sitotoksik) immunolojik fonksiyonlardan sorumlu olurlar. Dolaşımdaki çoğu lenfositler T hücrelerdir, fakat birçoğu da dalak ve lenf düğümlerinde bulunur. B hücreleri timüste değişikliğe uğramadan doğrudan organlara göç ederler ve hümoral bağışıklıktan (antikor üretimi) sorumludurlar.
Böylece, lenfoid organlarda hem B hem de T lenfositler bulunur. Lenf düğümlerinde foliküler merkezlerde öncelikle B hücreleri, parafoliküler bölgelerde de öncelikle T hücreleri bulunur. Dalakta kırmızı pulpun lenfositlerinin çoğu B hücreleridir, oysa periarteriolar lenfoid kılıfınkiler T hücreleridir. Lenfoid organlar içindeki T ve B hücrelerinin yakın ilişkisi immun fonksiyonun esasıdır.
Selüler immun sistemde lenfosit fonksiyonun afferent (alıcı) ve efferent (etkileyici) bileşenleri vardır. Periferal kanda uzun yaşayan T hücreleri reseptörlerdir. Önceden duyarlı hale gelinmiş olan antijenlere cevapta onlar dolaşımı terkederler ve aktif T hücrelerini oluşturmak için blast transformasyonuna maruz kalırlar ve bunlar da blast transformasyonuna maruz kalacak diğer T hücrelerine neden olurlar. Uyarılan T hücreleri, değişik aktiviteleri olan (nötrofillerin, makrofajların ve lenfositlerin çekilmesi ve aktive edilmesi gibi) lenfokinler üretirler.
Hümoral bağışıklık sistemi, birkaç sınıf antikor ürten B hücrelerinden oluşur. Duyarlı B lenfositler antijenle karşılaştığında blast transformasyonuna maruz kalır ve antikor üreten plazma hücrelerine dönüşürler. Bu yüzden başlangıçta uyarılmış her B lenfositi, bir plazma hücreleri klonu üretir. Bunlar da aynı spesifik antijeni sentezler.
Antikor molekülleri (immunoglobulinler) fonksiyonel karakterleri değişik birkaç sınıfa ayrılır. Örneğin IgA solunum ve bağırsak sekresyonlarının başlıca antikorudur, IgM yeni farkedilen antijene cevap olarak üretilen ilk antikordur, IgG dolaşımdaki kanın başlıca antikorudur ve IgE allerjik reaksiyonlarda yer alan başlıca antikordur.
Antikorlar kendi fonksiyonunu, kendi üretimlerini uyaran antijenlerle birleşerek gösterir. Antijen-antikor kompleksleri fagositler için özel olarak kemotaksik olabilir veya komplementi (nötrofiller ve makrofajlar için kemotaksik maddeler ve hücre lizisi üreten bir proses) aktive edebilirler. Bu bakımdan, hümoral immun sistem nonspesifik immun sistemle ilgilidir.
Hümoral immun sistem, nonspesifik immun sistem ve başka yollardan selüler immun sistemin her ikisi ile de ilgilidir. “Yardım edici” (CD4) ve “baskılayıcı” (CD8) T hücre sınıflarından bahsedilmektedir. Hümoral bir immun cevabın tam ifadesi için yardım edici T hücreleri gerekir. Baskılayıcı T hücreleri, verilen bir antikorun üretimini baskılar. Doğal katil hücreler (T ve B hücrelerinden ayrı bir sınıf lenfosit) önceden duyarlı olmaksızın yabancı hücreleri (ör, neoplastik hücreler) yok eder. Lenfositler tarafından bir antijenin tanınmasından önce makrofajlar antijen işler.
Hastalıkta lenfosit cevabı uygun olabilir (immun sistemin aktivasyonu) veya uygun olmayabilir (bağışıklıkla ilgili hastalık ve lenfoproliferatif malignansiler). Bağışıklıkla ilgili hastalık immun sistemin kendi dokularını tanımamasından kaynaklanır. Örneğin, bağışıklıkla ilgili anemide, konakçı kendi eritrositlerine karşı antikorlar üretir. İmmun sistemin bir diğer uygun olmayan cevabı allerjidir. Allerjik bireylerde, IgE antikorları allergenlerle bazofillerin ve mast hücrelerinin yüzeyinde bağlanır. Allergenlere maruz kalındığında, antijen-antikor kompleksleri oluşur ve mast hücreleri ve bazofiller parçalanarak vazoaktif aminler salınır. Buna gösterilen reaksiyon, hafif (ürtikaria veya atopide olduğu gibi) veya hayatı tehdit edici boyutta (anafilakside olduğu gibi) olabilir. Sığırların lökemi virusu ile enfeksiyonunda görülen kalıcı lenfositozis, lenfosit sayısında iyi huylu bir poliklonal artıştır. Lenfoproliferatif malignansiler lenfomaları ve akut lenfoblastik ve kronik lenfositik lökemileri kapsar.
Trombositler ne zaman kanama olsa ilk hemostatik tıkacı oluştururlar. Ayrıca fosfolipid (fibrin pıhtısını oluşturmada koagulasyon faktörlerinin birbirini etkilemesi için gerekir) kaynağıdırlar. Trombositler, trombopoietin etkisi altında kemik iliğinde megakaryositlerden üretilir. Trombosit üretimi megakaryosit hücre membranının invaginasyonu ve stoplazmik kanalların ve adacıkların oluşumu ile başlar. Sitoplazmik adacıklar magakaryositten parçalanmayla trombositleri üretir.
Dolaşımdaki olgun trombositler serotonin, lizozomlar, glikojen, mitekondri ve bir intraselüler kanaliküler sistemle birlikte ATP, ADP ve kalsiyum içeren yoğun granüllerle doludur. Mitekondria ve glikojen enerji üretiminde yer alırlar. Kanaliküler sistem ise granül komponentleri için bir transport sistemi ve bir fosfolipid (kanalların membranında yüksek yoğunluktadır) kaynağı olarak hizmet eder.
Damar duvarları hasar gördüğünde, kollajen ve doku faktörü açığa çıkar. Dolaşımdaki trombositler von Willibrand faktörü aracılığı ile yapışır ve ADP salınması ile birlikte şekil değişikliğine uğrar. Lokal trombosit çökelmesi ADP ile birlikte ilk trombosit tıkaç oluşumu tarafından uyarılır. Lokal fibrin ve trombositlerin birikimi, hemostatik bir tıkaç oluşturur. Trombosit kontraktil proteinlerinin etkisiyle sağlamlaştırılarak fibrin pıhtısı oluşur.
Trombosit bozuklukları ya kantitatif (trombositopeni veya trombositozis) ya da kalitatiftir (trombositopati). Trombositopeni hayvanlarda en yaygın kanama bozukluklarıdır. Genel olarak, hemorajiden önce trombosit sayısı <50.000/µL’dir. Kemik iliği tarafından fazla üretilse de trombositlerin tüketilmesi, yıkımı ve bir yerde toplanması trombostopeniye yol açar. Tüketime bağlı trombositopeni yoğun hemoraji veya yaygın intravasküler pıhtılaşmayla oluşur. Yıkım, bağışıklıkla ilgili trombositopenide söz konusudur. Bu durumda trombositler antitrombosit antikorları ile kaplıdır ve sabit fagosit sistem tarafından ortadan kaldırılırlar. Büyümüş bir dalak tarafından aşırı miktarda trombosit tutulması miyeloproliferatif hastalıklar gibi durumlarda meydana gelebilir ve trombositopeniye yol açar.
Kemik iliğinde düşük oranda trombosit üretimi ilaçlarla, toksinlerle veya aplazi, fibrozis gibi primer kemik iliği bozukluklarıyla ya da hemotopeietik malignansi ile ilgilidir. Primer kemik iliği bozukluklarında, birden fazla hücre hattı azalmıştır, bu da pansitopeniye neden olur.
Trombositozis nadiren meydana gelir ve çoğu defa idiopatiktir. Megakaryositik lökemide olduğu gibi primer kemik iliği hastalığı ile birlikte olabilir. Çoğu defa kronik kan kaybı ve demir eksikliği ile birlikte görülen trombositozis, sürekli tüketim ve kayba reaksiyon olarak kemik iliğinde yüksek oranda trombosit üretimine bağlıdır.
Trombositopatiler, trombosit sayılarının normal, fakat fonksiyonlarının bozuk olduğu hastalıklardır. Von Willibrand hastalığı bir plazma pıhtılaşma bozukluğu ve endotelyuma trombosit yapışmasındaki bir bozuklukla karekterizedir. Trombosit fonksiyonu ile ilgili diğer kalıtsal hastalıklardan da bahsedilmektedir fakat nispeten seyrektir. Muhtemelen en yaygın trombosit fonksiyon bozukluğu aspirin (trombosit çökelmesi için gerekli trombaksanı dönüşümsüz olarak durdurur) kullanımından kaynaklanmaktadır.
Anemi dolaşımdaki Hb’in yetersiz oluşu ile karekterize bir durumdur. Bu da aşırı eritrosit yıkımından veya kaybından ya da yetersiz eritrosit üretiminden kaynaklanır. Anemi, esas hastalığın bir belirtisidir; bu yüzden esas hastalık tedavi edilmedikçe anemiye yönelik tedaviye cevap geçicidir.
Aneminin sınıflandırılması ayırıcı tanı için yardımcı olabilir. Anemiler rejeneratif veya nonrejeneratif olabilir (Tablo 1). Rejeneratif anemiler dolaşımdaki eritrositlerin sayısını artırmak için kemik iliğinin belirgin cevabını ifade eder. Bu cevap dolaşımda bulunan retikülositlerin (ham eritrosit) sayısı ile ölçülür. Rejeneratif anemilerde retikülosit sayısı fazladır ve bu anemiler eritrosit kaybına veya yıkımına bağlıdır. Nonrejeneratif bir anemide, kemik iliği cevabı azdır veya yoktur ve retikülosit sayısı da düşüktür. Anemiler akut veya kronik olabilir. Akut anemiler en çok ya eritrosit kaybına ya da yıkımına bağlıdır. Kronik anemiler ise yavaş kan kaybından kaynaklanabirseler de genellikle eritrosit üretilmemesine bağlıdır.
Anemileri sınıflandırmak ve karekterize etmek için eritrosit göstergeleri kullanılır. MCV ortalama eritrosit büyüklüğünü ifade eder. MCV= (PCV x 10) / Eritrosit sayısı. Eritrosit prekürsörleri kemik iliğinde olgunlaştıkça Hb içeriğinin artışı nedeniyle eritrositin hacmi de azalır. Bu yüzden, retikülositlerin hacmi daha büyüktür ve rejeneratif anemilerde MCV yüksektir. MCV’nin yüksek olduğu anemiye makrositik anemi denir. Demir eksikliğinde eritrositler normalden daha küçük olup Hb miktarı ve MCV düşüktür. MCV’nin düşük olduğu anemiye mikrositik anemi denir. Anemik yetişkin bir hayvanda düşük bir MCV, yavaş kan kaybına (genellikle gastrointestinal veya renal) bağlı demir eksikliğini gösterir. Düşük MCV, bazı konjenital karaciğer şant vakalarında görülebilir. MCHC eritrositlerdeki ortalama Hb miktarını ifade eder. MCHC= (Hb x 100)/PCV. MCH ile aynı şeyi ifade eder, fakat daha doğru kabul edilir. MCH = Hb x 10/Eritrosit sayısı. Yüksek MCV ile birlikte düşük MCHC, rejeneratif bir aneminin göstergesidir. Düşük MCV ile birlikte düşük MCHC ise demir eksikliğinde görülür. Yüksek MCHC de hemolizi veya bir laboratuar hatasını gösterir.
Tablo 1. Anemilerin sınıflandırılması.
|
Aneminin laboratuar teşhisi Hb konsantrasyonuna, eritrosit sayısına ve hematokrite (PCV) dayanır. Sonraki esas test retikülosit sayısıdır. Retikülositler Wright veya Giemsa boyama ile boyandığında polikromatofilik hücrelerdir. Metilen mavisi retikülositleri özel olarak boyar. Retikülositozis, önemli kan kaybı veya hemolizden 72 saat sonra görülür. Pik retikülosit cevap 5-7 gün içinde ortaya çıkar. Hemoliz, genellikle hemorajiden daha fazla retikülositozise neden olur, zira eritrosit yıkımından ortaya çıkan demir kolayca kemik iliğinde yer alır. Retikülosit sayısı mevcut rejenerasyonun derecesinin bir göstergesidir ve PCV ile birlikte yorumlanmalıdır. Retikülosit cevabın aneminin derecesine uygun olup olmadığının belirlenmesinde retikülosit indeksi kaba bir ifadedir. Retikülosit indeksi=Hastanın PCV’si x % retikülosit/normal PCV. Bunun 1’den küçük olması uygun bir cevabı gösterir. Köpeklerle karşılaştırıldığında kedilerde spesifik bir anemide retikülositozisin derecesi daha düşüktür. Kedilerde noktalı ve çökeltili retikülosit üretilir. Çökeltili retikülositler Wright boyama ile polikromatofilik hücreler olup retikülosit sayısı belirlenirken sadece sayılanlardan ibarettirler.
Kan metilen mavisi ile boyandığında kemik iliğinin eritroid cevabı en doğru şekilde değerlendirilir ve retikülositler total eritrositlerin yüzdesi olarak ifade edilir. Aneminin derecesinden bağımsız olan bir cevap elde etmek için retikülositlerin gerçek sayısı belirlenmelidir. Örneğin, normal bir köpeğin 1 mm3 kanında 6.5 milyon eritrosit ve bunun %1’i kadar (65.000) retikülosit olsun. Anemik bir köpekte ise 2 milyon eritrosit ve bunun %3’ü kadar (60.000) retikülosit bulunsun. Her iki köpekte retikülosit üretimi hemen hemen aynı olup anemik köpeğin cevabı kötüdür. İyi bir cevap ³3 X 105 retikülosit/µL ile karekterizedir (örneğin 3 milyon eritrositle birlikte %10’u kadar (30.000) retikülosit sayısı).
Eritroid cevabı değerlendirmenin daha basit bir metodu Wright veya benzeri boyamadan sonra polikromatik eritrosit sayısını belirlemektir. Normal bir hemogram veya cevapsız bir anemide (köpekte) her sahada 0-1 polikromatofilik eritrosit bulunurken hafif cevaplı anemide her sahada 5, orta derece cevaplı anemide her sahada 5-10 ve iyi cevaplı anemide 10-20 polikromatofilik hücre bulunur. Kedilerde çok daha düşük rakamlar söz konusudur. Atlarda ise polikromazi ve retikülositozis bulunmaz.
Her oil-immersiyon sahasında cevap veren hücre sayısını 8.000 ile çarparak kabaca µL’teki hücre sayısı belirlenebilir. Bu yüzden, her sahada ortalama 10 polikromatofilik eritrosit varsa kanda 80.000/µL hücre bulunuyor demektir.
Periferal kan frotisinin incelenmesi, aneminin nedeni ve rejenerasyonla ilgili bilgi elde etmek için son derece faydalıdır. Bağışıklıkla ilgili hemolitik anemide sferositler görülür. Bunlar kedilerde görülmez, çünkü kedilerin eritrositlerinde normal olarak merkezi solgunluk yoktur. Yeterli retikülositozis varken çekirdekli eritrositler rejenerasyonu gösterirken retikülosit cevabı yoksa kemik iliği veya dalak hastalığı var demektir. Heinz cisimlerinin varlığı Heinz cisimli anemiyi gösterir. Kedilerde eritrositlerin %10’u Heinz cismi içerir. Bazofilik yarılma ve çekirdekli eritrositler kurşun zehirlenmesinde ortaya çıkabilir. Bağışıklıkla ilgili hastalıkta eritrositler kümelenir. Özel vakalarda kan parazitleri görülebilir. Polikromatofilik hücreler retikülositlerdir. Yaygın intravenöz pıhtılaşmada ve aynı anda bağışıklıkla ilgili trombostopeni olduğunda trombosit sayısı değerlendirilmelidir. Trombositozis ve nötrofili çoğu defa rejeneratif anemi vakalarında görülür.
PCV ve total protein birlikte değerlendirilir, zira kan kayıplı (hemorajik) anemilerde her ikisi düşer. Total protein normal ve PCV düşük ise hemoliz veya eritrosit üretilmiyor demektir .
Anemnez ve fizik muayene son derece önemlidir, zira esas neden belirlenmelidir. Anemnez bilgileri hastalığın akut veya kronik olup olmadığına göre değişir. Akut anemi belirtileri ani zayıflama, letarji, akut kollaps, muköz membranların solgunluğu, idrar renginde değişiklik, takipne ve dispnedir. Genellikle, neden eritrosit kaybı veya hemolizdir. Kronik anemi belirtileri ise çoğu defa belirsiz olup letarji, depresyon ve anoreksidir. Hayvan sahibi solgun muköz membranları, zayıflamayı ve dispneyi farketmeyebilir. Kronik anemiler belirtilerin daha yavaş başlamasıyla karekterizedir ve genellikle nonrejeneratif olup eritrosit üretimi azdır. Bütün vakalarda, hayvanın muhtemel bir ilaç veya toksine maruz kalıp kalmadığı ya da travmatik bir kaza geçirip geçirmediği araştırılmalıdır.
Fiziksel muayene bulguları hastalığın süresi, kan kaybının şiddeti ve esas hastalıkla ilgilidir. Solgun muköz membranlar, kalp ve solunum sayılarının yüksek oluşu, kalp üfürümleri, zayıflık, akut hemojaji ile birlikte şok, peteşi ve ekimotik kanamalar, ikterus, melena, retina kanamaları ve dalak büyümesi bulunabilir. Nispeten güçlü bir hayvanda şiddetli solgunluk yavaş ilerleyen bir anemiyi gösterir. Bu anemi, hemen hemen her zaman nonrejeneratiftir.
|
Tablo 2. Kan kaybı için diyagnostik testler.
Tablo 3. Eritrosit yıkımı için diyagnostik testler.
|
Tablo 4. Düşük eritrosit üretimi için diyagnostik testler.
|
Anemnez, fiziksel muayene ve total kan sayımı, total protein ve retikülosit sayısının aneminin kan kaybı (rejeneratif), yüksek oranda eritrosit yıkımı (rejeneratif) veya eritrosit üretiminin düşük olmasına (nonrejeneratif) bağlı olabileceğini göstermelidir. Nonrejeneratif anemide, birden fazla hücre hattının etkilendiği belirgin nötropenilerde, belirgin trombositopenilerde monoklonal gamopatilerde ve kaynağı bilinmeyen ateşlerde kemik iliği biyopsisi endikedir.
NUTRİSYONEL ANEMİLER
Hayvanlarda demir eksikliği anemisi hariç nutrisyonel anemiler nadir görülür. Bu da en çok genç hayvanlarda görülür, zira onlarda demir depoları azdır. Gastrointestinal parazitlerde veya diyette demir olmaması durumunda (neonatal domuzlar) meydana gelir. Daha yaşlı hayvanlarda, yavaş kanayan gastrointestinal lezyonlara (primer bir ülser, ülserli bir neoplazma veya yangısel bağırsak hastalığı gibi) bağlıdır. Kronik kanama sonunda demir eksikliği oluşur. Başlangıçta rejenerasyon olsa da daha sonraları eritrosit üretilmez ve mikrositik (MCV düşük) ve hipokromik (MCHC düşük) bir anemi ortaya çıkar. Tedavide kan nakli, demir ilavesi ve primer problemin ortadan kaldırılması gerekir.
Bütün emen hayvanlarda bir süre için demir eksikliği söz konusu ise de sadece domuz yavrularında kritik bir durumdur. Domuz yavrularına doğumdan itibaren ilk hafta boyunca parenteral veya oral demir verilmelidir. Genç domuzlarda kalıcı anemide (önceden Fe kullanımına cevap vermez) vitamin E eksikliğine dikkat etmek gerekir. Hem’in sentezi için vitamin E gerekir ve normal olarak oral veya parenteral kullanılan serbest demiri kullanan büyük bir hem havuzu vardır. Vitamin E seviyeleri düşükse hem seviyesi de azalır. Bu durumda dolaşımda serbest demir miktarı artar. Bu da özellikle kalp, karaciğer ve iskelet kaslarında hücre membranlarının peroksidasyonuna ve nekrozisine neden olur.
Aşırı molibden bakır eksikliğine neden olabilir. Bakır feroksidaz enzim sistemleri için gerekir; eksikliği demir kullanımını bloke eder ve demir eksikliği anemisine neden olur. Bakır eksikliği anemilerinde kemik iliğinde hemosiderin yeterli ve bol olmakla birlikte serum demir seviyesi düşüktür. Kobalt ve bakır genellikle yemlere ilave edilir.
Vitamin B6 veya piridoksin eksikliği hem sentezini azaltır ve anemiye yol açar, fakat bu klinik olarak farkedilemez.
Kemik iliği yetmezliğinde trombostopeni, granülositopeni ve anemi ile karekterize aplastik bir anemi oluşur. Nötrofiller (8 saat) ve trombositlere (8-10 gün) göre eritrositler daha uzun süre (köpeklerde 100-120, kedilerde 66-78 gün) yaşadıkları için akut aplastik anemili bir hayvanda trombositopeni (kan kaybı) veya leukopeni (enfeksiyon) ile ilgili belirtiler söz konusudur. Kronik bir hastalıkta ise anemi ile ilgili belirtiler bulunur.
Sadece eritrositlerin üretilmediği aplazide (sadece eritrosit aplazi) anemi hemen hemen her zaman şiddetlidir ve serum demir konsantrasyonu normal veya yüksek olabilir. Bu anemi genellikle idiopatiktir fakat kedilerin leukemi virusuna veya ilaç (ör, thiacetarsemid) kullanımına bağlı olabilir. Bu duruma, eritrosit prekürsörlerine karşı bağışıklıkla ilgili bir etki de söz konusudur.
Aplastik anemi ve eritrosit aplazili aneminin tedavisi esas hastalığa yöneliktir. Destekleyici tedbirler gerilemeyi sağlayabilir. Dokulara oksijen ihtiyacının arttığını gösteren belirtiler varsa transfüzyonlar gerekir. Eğer spesifik bir neden bulunmazsa immunosupresif seviyede kortikosteroidler kullanılır. Eritrosit aplazili vakalarda bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar gerilemeyi başlatabilir. Kemik iliği muayenesinde eritrosit ve lökosit prekürsörleri sırayla bulunursa eritropoietin ve granülosit topluluğunu uyaran faktör faydalı olabilir. Enfeksiyon uygun antibiyotiklerle tedavi edilir. Nötrofil sayısı 1000’in altındaki hayvanlarda profilaktik antibiyotikler kullanılır.
Kronik hastalıklarda normositik, normokromik ve nonrejeneratif anemi görülür. Hipotroidizm, hipoadrenokortisizm, böbrek hastalığı, karaciğer hastalığı, kronik yangı veya enfeksiyona ya da neoplaziye bağlıdır. Hastalığın başlangıcından 2 hafta sonra gibi erkenden de gelişebilir. Anemi genellikle hafif veya orta derecededir (PCV 18-35) ve serum demir konsantrasyonu düşüktür. Kemik iliği biyopsisinde RES’e ait hücrelerde büyük miktarda demir gözlenir. Anemi, birkaç faktöre (RES’de demirin tutulması, eritropoietin üretiminde azalma, eritrosit yaşama süresinin kısalması) bağlanabilir. Tedavi esas hastalığa yöneliktir. Böbrek yetmezliğinde kesin olarak eritropoietin üretimi yoksa eritropoietin enjeksiyonu faydalı olabilir.
KAN KAYBI
Kan kaybı perakut, akut veya kronik olabilir. Kilinik belirtiler, kan miktarının kaybedilme hızına bağlıdır. Kronik kan kaybı demir eksikliğine neden olabilir ve nonrejeneratif anemi gelişir. Perakut ve akut hemorajide, PCV ve total proteinin her ikisi de normaldir. Dolaşımdaki kan volümünün tekrar eski halini alması 6 saat sürer. Bundan sonra PCV ve total protein düşer. Kan kaybı ya içe ya da dışa olur. İç kanamada eritrositler kaybolurken proteinler vasküler sisteme kolayca reabsorbe olduğu için genellikle PCV’de önemli bir düşme görülür. Kanama döneminin başlangıcından 72 saat geçmeden önemli oranda retikülositozis gözlenmez.
Dış parazitler özellikle genç hayvanlarda önemli anemiye neden olabilirler. Tabanideler, kara sinekler ve sivrisinekler kan kaybından çok irritasyona yol açarlar. Buzağılarda bazen yoğun kene enfestasyonu olur ve zayıflık, hafif-orta-şiddetli anemiye neden olurlar. Kedi ve köpek yavrularında, bit ve pireye bağlı şiddetli anemi meydana gelebilir. Endemik bölgelerde, kan emen kene enfestasyonları görülür. Böyle hayvanlar ektoparazitlerle tedavi edilirken demir ilavesi yapılır. Gerekirse transfüzyonlar da yapılır. Yoğun bit enfestasyonlu ve kemik iliği depresyonlu sığırlarda iyileşme yavaştır.
İç parazitler de anemiye yol açabilir. Genç kedi ve köpeklerde kancalı kurtlar şiddetli anemiye neden olabilirler. Şiddetli vakalarda kolaps olşabilir ve antelmintik tedaviden önce transfüzyonlar gerekir. İç parazitlerde demir kaybı reabsorbe edilmez. Kronik vakalarda, parenteral demire cevap bir antelmintikten daha iyidir. Eğer demir depoları tükenmezse kemik iliği genellikle üretimine devam eder ve perifer kanda retikülozis (bazen şiddetli poikilostozisle birlikte) belirgindir. Koyunlarda haemonchosis, anemiye bağlı ölüme neden olabilir. Haemonchus hariç çoğu koyun gastrointestinal parazitlerinde ishal oluşur. Buzağılarda ve bir yaşındaki sığırlarda kronik Ostertagia enfeksiyonu kaşekşi, anemi (retikülosit cevabı kötüdür) ve bazen belirgin poikilositozise neden olur. Anemi şiddetli veya serum demir seviyesi düşükse parenteral olarak demir verilebilir.
İç boşluklara, dokulara veya dışa kanamalı neoplazmalar, kan kaybı anemisine (çoğu defa perakut) neden olabilir. Yırtılan tümörler az miktarda kan kaybına yol açan periyodik zayıflama ve anemi dönemlerine neden olabilir. Böyle vakalarda, rejenerasyon için uygun süre geçtiğinden retikülositozis bulunur. Tam olarak yırtılan bir neoplazma hematokist veya hematom şeklinde görülebilir.
Kanama önemli ise tedavi başlangıcında volüm miktarını artırmak ve eritrosit ikamesi yapmak gerekir. Sürekli kanama durdurulmalıdır ve esas hastalık tedavi edilmelidir.
Hemolitik anemiler ekstravasküler veya intravasküler olabilir. RES, eritrositleri fagosite ettiğinde ekstravasküler hemoliz meydana gelir. Hb, bilirubine dönüştürülür ve bu da ikterus ve bilirubinüriye neden olur. İntravasküler hemoliz meydana geldiğinde, eritrositlerden Hb açığa çıkar. Bu da hemoglobinemi, hemoglobinüri ve sonradan ikterusa neden olur. Direk ve indirek bilirubin belirlenmesi, hemolitik anemilerde çok faydalı değildir (hastalığın erken dönemi hariç). İndirek bilirubin, henüz karaciğer tarafından konjuge edilmemiştir ve erken dönemde yüksektir. Sonraları karaciğer bilirubini konjuge eder ve direk bilirubin seviyesi artar. Karaciğer, normal olarak büyük miktarlarda bilirubin konjuge edebildiği için hemolitik hastalıkta indirek bilirubin miktarının yüksek olması ya şiddetli hemolizi ya da aynı anda mevcut karaciğer hastalığını gösterir.
Bağışıklıkla İlgili Hemolitik Anemi (İHA): İHA, eritrositlerin yüzeyine yapışan antikor veya antikor-antijen kompleksleri ile kaplı eritrositlerin yıkımının artması ile oluşur. Bu da rejeneratif anemi, sferositozis (köpeklerde) ve çoğu defa eritrositlere karşı antikorların varlığı ile karekterizedir (Coombs testi). Primer (idiopatik) İHA sadece eritrositleri kapsar ve köpeklerde vakaların %60-70’ini oluşturur. Primer İHA’lı köpeklerde viral antijenlere karşı serum antikor konsantrasyonları yüksektir. Sekonder İHA ise esas başka bir durumla (bağışıklıkla ilgili trombositopeni, sistemik lupus eritematosus, viral hastalık, bakteriyel enfeksiyon, granülomatöz hastalık, lenfosakoma ve ilaç kullanımı gibi) ilgilidir. Söz konusu ilaçlar köpeklerde trimetoprim-sülfonamid, kedilerde metimazol ve propylthiouracil’dir.
Klinik belirtiler hemolizin tipi ve hastalığın başlangıcına bağlıdır. Komplementle ilgili intravasküler hemolizli vakalarda perakut olarak şiddetli anemi, hemoglobinemi, hemoglobinüri, ani zayıflama, kollaps ve şok başlar. Ekstravasküler hemolizi kapsayan akut veya kronik hastalıklı hayvanlarda zayıflama, ateş, anemi ve muhtemelen sarılık bulunur. Dalak, eritrositlerin yıkımlandığı ilk organ olduğundan birçok hayvanda dalak büyüktür.
Laboratuar bulgular eritrosit yıkımının tipi ve şiddeti ile değişmektedir. Perakut vakalarda retikülositozis yoktur. Daha sonraları, belirgin retikülositozis görülür. Aynı anda kemik iliği uyarılması çoğunlukla sola kaymalı nötrofilik leukositozise neden olur. Hemoglobinüri ve bilirubinüri ile birlikte serum bilirubin seviyeleri de değişir. Bazı vakalarda, antikoagulan içeren bir toplama tüpüne konarkan eritrositler kendi kendine çökelirler. Rulo oluşumundan (bağışıklıkla ilgili eritrosit yıkımının bir belirtisi değildir) ayırt etmek için bu durum laboratuar olarak doğrulanmalıdır.
İHA tedavisinde, RES tarafından eritrosit yıkımının ve yıkımlayıcı antikorların baskılanması gerekir. Sekonder İHA vakalarında, esas nedenler tespit edilmeli ve tedavi edilmelidir. RES’i hızla baskılamak için immunosupresif (bağışıklığı baskılayıcı) dozda kortikosteroidler (prednizon 2.2 mg/kg veya deksametazon 0.3 mg/kg) kullanılır. Bu ilaçlara, PCV 30’dan yukarı çıkana kadar devam edilir ve sonra yavaşça 2-3 ayda bitirilir. Eğer kortikosteroidler etkili değilse, o zaman başka immunosupresif ilaçlar (ör, siklofosfamid, azatioprin) kullanılır. RES’in baskılanmasına ilave olarak bu ilaçlar kortikosteroidlere göre antikor üretimini daha çabuk düşürür. Şiddetli otoaglutinasyonlu, intravasküler hemolizli, çok transfüzyon gerekiren şiddetli anemili vakalarda, tranfüzyon yapıldığında ve orta-şiddetli ikterus bulunduğunda bu ilaçlar endikedirler. Son zamanlarda, insan IgG (0.5-1.5 g/kg, İV, 12 saatlik süreyle)’sinin köpeklerde etkili olduğu belirtilmektedir. Klinik belirtiler görüldüğünde kan transfüzyonları yapılır. Transfüzyonlar yapılırsa kan grubu uyum testi yapmak gerekir ve hayvan yakından gözlenmelidir. Köpeklerde İHA için dalağın çıkarılması etkili olmamıştır.
Yeni doğanlarda İzoimmun Hemolitik Hastalık: Fetusun kan grubu önceden eritrositleri duyarlı hale gelen annesininki ile uyuşmadığında meydana gelen bir durumdur. Yavru kolostrumla birlikte antikorları alır.
Yeni doğan kedi ve köpek yavrularının hemolitik hastalığı: Babalarının uyuşmaz önemli kan gruplarını paylaşan kedi ve köpek yavrularının fetal eritrosit antijenlerine anne kedi ve köpekler kendiliğinden duyarlı hale gelirler. Köpeklerin yaklaşık %40’ı DEA 1 antijeni ve kedilerin yaklaşık %90’ı A antijeni taşır. Bu yüzden, antijen taşımayan bir hayvanla antijen taşıyan bir hayvanın çiftleşme şansı köpeklerde 40:60 ve kedilerde 90:10’dur. Hemolitik hastalıktan etkilenen kedi ve köpek yavrularının teşhis, bakım ve tedavisi aşağıda büyük hayvanlarda anlatılanlarla aynıdır.
Yeni doğan buzağıların hemolitik hastalığı: Fetal ertitrosit antijenlerine sığırların kendiliğinden duyarlı olması nadirdir veya meydana gelmez. Kandan elde edilen ve babesiozisi ve anaplazmozisi önlemek için kullanılan aşılar anneleri bağışıklayan eritrosit antijenleri içerebilir. Eğer boğa aşı verici olarak aynı eritrosit antijenlerine sahipse, o zaman buzağılar bu antijenleri paylaşabilirler ve kolostrum aldıklarında izoimmun hemolitik anemi meydana gelir. Gebelik normaldir. Etkilenen buzağı eritrositlerine karşı oluşan antikorlar IgG olup en azından bazı vakalarda hemolitiktir. Tek 2ml’lik Babesia aşısı buzağılamadan birkaç hafta önce neonatal izoeritrolizise neden olabilir ve 1 yıl içinde 4-5 aşılama yapılmış annelerde ölümcül vakalar meydana gelir. Coombs testi genellikle pozitif çıkar. Yeni doğan buzağılarda idrarın kırmızı olduğu ve tekrar aşılanan annelerde problemin şiddetlendiği hayvan sahiplerinin dikkatini çekebilir.
Hastalık hafif veya perakut olabilir ve belirtiler doğumdan 12-48 saat sonra görülür. Perakut vakalarda, doğumdan 12-16 saat sonra ve şiddetli dispne belirtileri ile ölüm meydana gelebilir. Akut vakalar depresyon, dispne ve bazen doğumdan 24-48 saat sonra gelişen ateşle karekterizedir. Buzağılar emmeye devam eder, fakat zayıf ve solgundurlar. Hatta 1-2 gün hafif-orta derecede sarılık görülür. 4-5 günde ölüm meydana gelir. Hafif etkilenen buzağılarda sadece durgunluk ve aktivite azalması dikkat çeker.
Perakut vakalarda hemoglobinüri, hipofibrinojenemi ve yüksek fibrin parçalanma ürünleri vardır. Ölüm çabuktur ve dalak büyük ve süngerimsi olup böbreklerin rengi bozulur. Aşırı miktarda kanlı pleural sıvı vardır, akciğerler konjesyonlu ve ödemlidir. Akut formda, PCV %6-7’e düşer ve çoğu defa hemoglobinüri vardır. Kemik iliği cevap verse de yetersizdir. %1-2 polikromatofilik eritrosit ve her 100 leukositte 140 rubrisit görülür. Coombs testi pozitiftir ve annenin sütü buzağının eritrositlerini çökeltir ve komplement eklendiğinde hemoliz meydana gelir. Hafif vakalarda, PCV doğumdan sonra %18’e düşer ve 3 haftalıkken %30’a çıkar. Anemi normokromik ve makrositiktir.
Kan orijinli aşılanan annelerden doğan buzağılarda teşhis genellikle klinik bulgulara dayanır. Doğrulamak için buzağının ve babanın eritrosilerinin kolostrum veya maternal serumla aglutinasyonu gerekir.
Verici uyuşmazlığı nedeniyle genellikle kan transfüzyonu yapılmaz. Aşılanmamış bir sığırdan tek bir transfüzyon veya annenin izotonik serumla üç kere yıkanmış eritrositlerinin transfüzyonu PCV’yi %25’e çıkarabilir. Antibiyotikler ve steroidler faydalı olabilir.
Şüpheli durumda, sığırların boğanın eritrositlerine karşı bir antikora sahip olup olmadıklarına göre hastalık önceden belirlenebilir. Mümkünse, antikorsuz sığırlardan elde edilen kolostrum kullanılır.
Yeni doğan tayların hemolitik hastalığı: Etkilenen taylar doğumda normal olmakla birlikte kolostrumla tehlikeli miktarda izoantikor alabilirler. Klinik olarak ortaya çıkan izoeritrolizis, ilk doğumunu yapan annelerin taylarında nediren meydana gelir ve genellikle ücüncü veya dördüncü yavruya kadar görülmez. Kısraklar fokal plasenta parçalanması ile doğal olarak izoimmunizedirler, zira bu parçalanmalar uyuşmaz tay kanının fetal-plasental kanama ile annenin dolaşımına girmesini sağlar. Bir kısrağı önemli derecede izoimmunize etmek için başlangıçta oldukça büyük miktarda fetal-plasental kanama gerekebilir. Sonraki gebeliklerde kısrağın tekrar uyarılması, çok daha az uyuşmaz kan gerektirir. Ayrıca, kan transfüzyonları, uyuşmaz doku aşıları gibi terapötik etkenler de probleme katkıda bulunabilir. İzoeritrolizis sadece bir tay ve babasının annede olmayan bir kan faktörüne sahip olduklarında meydana gelebilir. Duyarlı kısraklarla çiftleşen belli aygırlar her zaman şüpheli taylara neden olur, zira onlar problem oluşturan kan faktörü için genetik olarak homozigotturlar. Başka aygırlar (heterozigot) böyle taylara sadece belli bir zaman neden olurlar.
Aneminin şiddeti alınan izoantikorların tipine ve miktarına göre önemli derecede değişir. Hemolitik izoantikorlar en hasar verenlerdir ve en yüksek miktarlar ilk kolostrumda bulunur. Bu nedenle, doğumdan hemen sonra fazlasıyla bakılan güçlü taylar en şiddetli olarak etkilenebilir.
Belirtiler doğumdan 8 saat ila 5 gün sonra ortaya çıkabilir. Bunlar letarji, sarılık, dispne ve şiddetli vakalarda hemoglobinüridir. Etkilenen taylar uzun süre yatarak vakit geçirir ve şiddetli vakalar ayakta duramaz. Böyle hastalarda konjonktiva, sklera ve muköz membranlar giderek sararır. Eritrosit sayısı 2-4 milyon arasındadır ve eritrositler kendi plazması ile çökelme eğilimindedir. Bu taylar ilk 24 saat çinde tedavi edilmelidir.
Teşhis klinik olarak yapılabilir. Anemik bir tayda pozitif bir Coombs testi, teşhise önemli ölçüde yardımcı olur. Maternal serumda veya kolostrumda tay eritrositlerine karşı spesifik antikorların belirlenmesi ile teşhis kesinleşir. Anemi, ikterus ve bazen hematüri hariç az sayıda lezyonlar düzenli olarak görülür. Dalak büyür ve jeneralize sarılık (doğumdan 24-48 saat sonra ölen taylarda) görülür.
Şiddetli etkilenmeyen taylarda düzenli bakımla birlikte antibiyotikler ve ilk hafta egzersizleri iyileşmeyi sağlar. Şiddetli anemik taylarda kan transfüzyonu yapılır. Transfüzyonlarda annenin veya babanın tam kanı kullanılamaz, zira hemolitik antikor içerirler. Uyumlu bir verici kanı bulmak zordur. Annenin serum veya kolostrumu ile aglutine veya hemolize olmayan eritrositler ya da tay eritrositleri izohemolizinler veya izoaglutininler içermeyen serum kullanılmalıdır. Tay iyileşene kadar eritrosit sayısı 3-4 milyonda veya PCV’si >15’te korunmalıdır. Eğer annenin eritrositleri varsa 2-3 defa izotonik serumda yıkanması gerekir (2-3 lt anne kanı yeterlidir). Alternatif olarak, tayın 3-7 lt kanı alınır ve 4-6 lt verici kanı ile ikame edilirse anemi düzelir ve geçici olarak belirtiler kaybolur. Ek transfüzyonlar gerekebilir ve destekleyici tedavi esastır. Enfeksiyonu belirlemek için dikkatli olmak gerekir. Etkilenen taylarda güçlü kemik iliği cevabı vardır ve bu, kan frotilerinde eritrositlerin belirgin anizositozisi ile karakterizedir. Ayrıca, MCV 45-50’den 50-55’e çıkar. Sferositozis de bulunabilir, fakat doğrulaması zordur. Perifer kanda polikromatofilik eritrositler nadiren bulunur ve bunların olmaması kemik iliği yetersizliği değil türe özgü bir karekter olarak dikkate alınmalıdır. Bazen, şiddetli vakalarda sideroleukositler kadar rubrisitler görülebilir. Nötrofilik leukositozis eşlik edebilir. Steroid tedavi ile leukosit sayısı 15-25.000’e çıkar. Bu durumda antibiyotik kullanılmalıdır.
Gebeliğin sonunda kısrağın serum antikor titresi belirgin (>1:2) ise veya doğumda tayın hücreleri ile kısrağın kolostrumunun birleştirilmesi >1:8’lik bir antikor titresini gösterirse tay 36 saat süreyle hemen anneden ayrılmalıdır. Tay immunize olmayan kısraklardan elde edilen kolostrumla beslenir. Bu amaçla böyle kolostrumlar dondurarak saklanabilir. Hastalık, önceden bir veya daha fazla etkilenen tay doğuran kısrakları, serumunda mevcut izoantikorlar tarafından aglutine veya hemolize olmayan eritrositli aygırlarla çiftleştirerek önlenebilir. Bununla birlikte, böyle vakalarda, muhtemel yeni izoantikorların ortaya çıkabileceğini belirlemek için gebeliğin geç dönemlerinde serum antikor seviyeleri ölçülmelidir.
İntravasküler parçalanmaya bağlı hemolitik anemi: Hemoliz, yaygın intravasküler koagulopati ile birlikte seyretmektedir. Mekanizmanın intraluminal fibrin iplikleri üzerinde eritrositlerin parçalanması ile ilgili olduğuna ve hasar gören eritrositlerin RES tarafından uzaklaştırıldığına inanılmaktadır. Anemi hafif veya şiddetli olabilir ve buna mikroanjiopatik hemolitik anemi denilmektedir. Perifer kanda şistositler görülebilir. Mikroanjiopatik hemolitik anemi ile sayreden hastalıkların bazıları ısı çarpması, transfüzyon reaksiyonları, şok, köpeklerde dirofilariazisle birlikte görülen postcaval sendrom, neoplastik hastalıklar (ör, hemanjiosarkoma), genç buzağılarda hemolitik üremik sendrom, atlarda enfeksiyöz anemidir. Tedavide esas hastalık dikkate alınır.
İntrakorpusküler (eritrosit içindeki) Anormallikler
Pirüvat kinaz eksikliği Basensij, Batı Highland Beyaz Terrierleri ve Abissinian kedilerde bilinmektedir. Bu enzim eritrositler tarafından enerji üretilmesi için gerekir ve yokluğunda RES tarafından fagositozisi artıran membran değişiklikleri meydana gelir. Hastalık otozomal resesif bir genle nakledilir. Taşıyıcı hayvanlar enzim aktivitesi ölçülerek belirlenebilir. Önemli bir retikülositozis bulunur ve bu da makrositik-hipokromik anemiye neden olur. Sferositler yoktur. Hastalığın geç döneminde miyelofibrozis ve osteosklerozis gelişir. Bu da düşük eritropoiezise, nonrejeneratif anemiye ve ölüme yol açar. Ortalama yaşama süresi 2-3 yıldır. Kesin tedavisi yoktur. Erkenden dalağın çıkarılması faydalı olabilir. Hastalığın geç döneminde dalak eritrosit üretiminin önemli kaynağı olur.
İngiliz Springer Spaniellerinde ve Amerikan Cocker Spaniellerinde fosfofruktokinaz eksikliği görülür. Bu hastalık aralıklı hemolitik anemi nöbetleri ile karekterizedir ve hayvanlar nefes nefese kalırlar. Bu durumda solunum alkalozu ve artan eritrosit frajilitesi dikkati çeker. Bu, bağışıklıkla ilgili hemolitik anemi ile kolayca karıştırılır. Akut aneminin tedavisinde, hayvanın sakinleştirilmesi ve destekleyici bakım (transfüzyonlar dahil) gerekir.
Kurşun zehirlenmesi hafif-orta derecede hipokromik, rejeneratif anemiye neden olabilir. Aşırı kurşun eritrosit ömrünün ve hem sentezinin azalmasına yol açar. Çekirdekli eritrosit sayısı artar ve retikülositozis bulunur. Bazofilik yarılma (ikilenme) bulunabilir. Teşhis kanda kurşun seviyesinin ölçülmesiyle doğrulanır. Tedavide gastrointestinal kanaldan kurşunun uzaklaştırılırken beyin ödemi gelişti ise kortikosteroidler kullanılır. Kurşunu vücuttan uzaklaştırmak için CaEDTA, penisillamin kullanılır.
Beagle ve Poodle ırkı köpeklerde kalıtsal nonsferositik hemolitik anemi görülmektedir. Çok sayıda retikülosit bulunur. Osteosklerozis yaygındır. Alaska Malamut’lerinde iskelet cüceliği ile birlikte kalıtsal stomatozis görülmektedir.
KAN GRUPLARI ve KAN TRANSFÜZYONLARI
Kan grupları genetik olarak kontrol edilen polimorfik, antijenik eritrosit membran komponentleridir. Özel genetik bir lokusun allelik ürünleri bir kan grubu olarak sınıflandırılmaktadır. Bu sistemlerin bazısı odukça karmaşık olup bir yerde çok sayıda allel (bir genin iki veya daha fazla alternatif şekilleri) bulunurken bazıları tek bir antijenden ibarettir. Kan grupları genel olarak birbirinden bağımsızdır. Polimorfik kan grupları için bir hayvan genellikle her ebeveyninden bir alleli miras alır ve bu yüzden bir sistemin iki kan grubundan daha fazlasını gösteremez. Sığırlarda bir istisna vardır ve çok sayıda allel veya “fenogruplar” söz konusudur. Normal olarak, bir bireyde kendi eritrositleri üzerinde bulunan herhangi bir antijene karşı ya da transfüzyon, gebelik veya imunizasyonla başlatılmadıkça diğer kan grublarına karşı antikorlar yoktur. Bazı türlerde (insan, koyun, sığır, domuz, at, kedi ve köpek) “doğal oluşan” izoantikorlar transfüzyon veya gebelikle başlatılmaz ve belirlenebilir miktarda ve değişik olarak bulunabilir. Örneğin, köpeklerin yarısında doğal olarak meydana gelen soğuk aglutinin (DEA 7) antijeni bulunur. Ayrıca, kan gruplarını oluşturan antijenlere karşı dolaşımdaki antikorlar transfüzyonla başlatılabilir. Köpeklerde nadir kan transfüzyonları ile alıcının öncelikle kan grup antijeni DEA 1’e duyarlı hale gelme şansı %30-40’tır. Atlarda, babadan gelen uyuşmasız fetal bir antijen tarafından kısrağın transplasental immunizasyonu meydana gelebilir. Bazı homolog kan ürünleri aşı şeklinde (ör, sığırlarda anaplazmosis) kullanıldığında immunizasyon oluşabilir.
Evcil hayvanlar arasında önemli bilinen kan grupları değişmektedir. Sığırlarda çok karmaşıkken kedilerde ise en basiti bulnmaktadır. Alıcı ve vericilerin uyumuna katkıda bulunmak ve onların yavrusunda potansiyel olarak hemolitik bir hastalığa neden olma riski bulunan dölerme çiftleri belirlemek için hayvan kan grupları tiplendirilmektedir. Kan grup antijenlerinin ortaya çıkışı genetik olarak kontrol edildiğinden ve miras modları anlaşıldığından bu sistemler sığır ve atlarda pedigrileri doğrulamak için kullanılabilir. Giderek suni tohumlama kullanılması, kriyoprezervasyon ve embriyo transferi bu tekniklerin uygulanması önemli derecede yaygınlaştırmaktadır.
Kan Grupları
Kan gruplarını belirlemek için kullanılan antiserumlar genellikle izoimmun serumlar şeklinde üretilmektedir. Bunların in vitro serolojik özellikleri türe göre değişir. Birçok grup hemaglutinlerden oluşur; diğerleri ise hemolitiktir ve serolojik reaksiyonu tamamlamak için komplement gerektirir. Örneğin sığırlarda eritrositler kolayca aglutine olmaz ve atlarda eritrositlerin rulo yapması bir problemdir. Başka kan grupları ne hemaglutinin ne de hemolitik olup “tam olmayan” bir reksiyona neden olan eritrosit antijenleridir. Çünkü bunların diğer eritrositleri aglutine edecek ek birleşme yerleri yoktur; aglutinasyon için türe spesifik antiglobulin gerekir.
Tablo 5. Hayvanlarda kan grupları.
| Tür | Kan grubu |
| Köpek | DEA 1.1, 1.2, ve 7 |
| Kedi | A, B |
| At | A, C, Q |
| Sığır | B, J |
| Koyun | B, R |
Uyuşmazlık Testi
Direk uyuşmazlık işlemi, bütün türler için etkilidir. Büyük uyumsuzluk, alıcı plazmasında zaten bulunan antikorları belirler. Verici eritrositleri tranfüze edildiğinde bu antikorlar hemolitik bir reaksiyona neden olur. Alıcı ve vericinin kan örneklerine antikoagulan (EDTA veya sitrat) katılır; verici eritrositleri 3 defa serum fizyolojik ile yıkanır ve yıkanmış eritrositlerden serum fizyolojikle %4’lük eritrosit süspansiyonu yapılır. Büyük uyuşmazlık vericinin eritrosit süspansiyonu ve alıcı plazması eşit oranda (0.1 ml) karıştırarak yapılır. Kontrol tüpü %4’lik suspansiyon ve plazma içerir. Örnekler 37 derecede 15 dakika inkube edilir ve 1000 devirde 15 saniye santrifüje edilir. Test örneğinde üstte kalan sıvının rengini kontrol örneğininki ile karşılaştırıp hemoliz değerlendirilir. Sonra her örnek, tüpün dibindeki tortu suspansiyon oluncaya kadar nazik bir şekilde sallanır. Test tüpünün pıhtılaşan hücre derecesi kontrol örneğinki ile tekrar karşılaştırılır. Eritrositler kolayca suspansiyon haline geliyorsa test negatiftir veya uyumludur. Hemoliz veya hemaglutinasyon varsa test pozitif veya uyumsuz demektir. Hemaglutinasyon için makroskopik olarak negatif olduğuna karar verilen bütün testler mikroskopik olarak doğrulanmalıdır. Bu husus özellikle atlarda önemlidir, zira onların eritrositleri rulo oluşturma eğilimindedir. Bütün negatif testler bir antiglobulin testi (Coombs) ile doğrulanmalıdır: eritrositler 3 defa serum fizyolojikle yıkanır; yeterli antiglobulin ilave edilir ve örnek 37 derecede 15 dakika inkübe edidikten sonra 1000 devirde santrifüje edilerek hemaglutinasyon kontrol edilir.
Küçük uyuşmazlık testi, büyük uyuşmazlığın tersidir. Alıcı hücreleri verici plazması ile karıştırılır. Küçük uyuşmazlık sadece doğal olarak meydana gelen izoantikorları olan türlerde veya vericiye önceden tranfüzyon yapılan ya da önceden gebelik geçirmiş atlarda önemlidir.
Kan Transfüzyonları
Akut hemoliz veya hemorajilerde olduğu gibi kan trans- füzyonlarına sık ihtiyaç duyulur. Akut veya kronik anemilerin tedavisinde de kan transfüzyonları uygundur. Hemostatik hastalıklı hayvanlarda ya tam kan, eritrositler, plazma ya da trombositlerin takrar transfüzyonları gerekir. Kan transfüzyonları dikkatli yapılmalıdır, zira alıcıyı tehlikeye atma risk vardır. Hayvanlarda kan gruplarının çeşitliliği ve piyasada kan tipi antijenlerinin olmaması kan grubunun belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Fakat bu zorluk transfüzyonların kullanımını engellememelidir. Atlar ve köpeklerde, kan grup antijenleri tranfüzyonda uyumsuz olarak bilinir. Bu gruplara sahip olmayan vericiler seçilerek alıcı duyarlılığı prevalansı azaltılabilir. Önceden duyarlı hale gelen alıcılar uyuşmazlık testi ile belirlenebilir; bu durumda uyuşmaz kan kullanımı önlenir. Amerikada, kedilerin >%99’unda kan grubu A’dır. Bu yüzden, transfüzyonda uyuşmazlık riski düşüktür. Bununla birlikte, belli ırklarda (Abissinian, İran, İskoç Fold, İngiliz Kısa tüy, Birman, Devon Rex, Himalaya ve Somali) kan grubu daha çok B’dir. Kedilerde transfüzyon uyuşmazlığında transfüze edilen hücreler hızla yıkımlanır.
Tam kan çoğu defa kullanılacak ideal bir ürün değildir. Kanın oksijen taşıma kapasitesini ikame etmek gerekiyorsa o zaman paket eritrositler verilmesi daha uygudur. Dolaşım volümü ikamesi gerekiyorsa, kristaloidler ve kolloidler kulanılabilir ve buna paket eritrositler ilave edilebilir. Hemorajiden sonra trombosit sayısı çabuk artar, bu nedenle ikameye gerek yoktur. Plazma proteinleri interstisyel aralıktan dengelendiği için yoğun hemorajiler hariç plazma gerekir. Pıhtılaşma faktörlerine ihtiyaç duyan hayvanlara taze-donmuş plazma ya da özel olarak faktör VIII, von Willebrand faktörü veya fibrine ihtiyaç varsa cryoprecipitat en faydalısıdır. Trombositopenide trombosit bakımından zengin plazma veya trombosit konsantreleri değerli olabilmekle birlikte bağışıklıkla ilgili trombositopeni trombosit kullanımına genellikle cevap vermez, zira trombositler dalak tarafından hızla uzaklaştırılır.
Anemiyi tedavi edecek eritrosit miktarı PCV ve Hb konsantrasyonunu istenen seviyeye çıkaracak gerekli miktara bağlıdır. Bütün evcil hayvanlarda kan miktarı vücut ağırlıklarının %7’si kadardır (sadece kedilerde kan miktarı vücut ağırlıklarının %4’ü kadardır). Alıcının kan miktarını belirleyerek ve hayvanın PCV’si bilinerek verilecek gerekli eritrosit miktarı hesaplanabilir. Örneğin 25 kg’lık bir köpekte yaklaşık 2 lt kan bulunur; böyle bir köpekte PCV %15 ise eritrosit miktarı 300 ml’dir; PCV %20 ise eritrosit miktarı 400 ml olur. Bu yüzden alıcının PCV’sini istenen seviyeye çıkarmak için 100 ml eritrosit veya 200 ml tam kan gerekebilir. Bu hesaplamalar hemoraji veya hemolizle oluşan eritrosit kayıplarının sürmediğine göredir. Bir defada verici bir hayvanın %25’inden daha fazla alınmamalıdır.
Kanı toplama, depolama ve transfüze etme aseptik olarak yapılmalıdır. Anti- koagulan olarak sitrat fosfat dektroz adenin (CPAD-1) seçilir. Yeterli miktarda anti- koagulan içeren ticari kan toplama poşetleri kan hücrelerine vakumlu toplama şişeleinden daha az hasar verir. Anti- koagulan olarak heparin kullanılmamalıdır, zira alıcıda daha uzun yarılanma süresine sahiptir ve trombosit aktivasyonuna neden olur; ayrıca heparinize kan depolanmaz.
CPDA-1’le toplanan kan 4 derecede 3 hafta süreyle güvenle saklanır. Eğer kan hemen kullanılmayacaksa, plazması çıkarılarak dondurulur ve sonra koagulasyon faktörleri veya akut revezibl albüminemi için albümin kaynağı olarak kullanılır. Kronik hipoproteinemide plazma faydalı değildir, zira vücudun total albümin açığı o kadar fazladır ki plazmadaki küçük miktarlarla karşılanamaz. Plazma topladıktan 6 saat içinde –20 °C ile –30 °C’de dondurulmalıdır. Bu durumda faktör VIII seviyesi uygun olur ve 1 yıl boyunca korunur.
Transfüzyon Riskleri: En ciddi transfüzyon riski akut hemolizdir. Bunun evcil hayvanlarda nadir olması sevindiricidir. Köpekler, nadiren, klinik olarak önemli oranda önceden oluşmuş antikorlara sahiptir, bu yüzden takrarlanan transfüzyonlarda risk oluşur. Birçok transfüzyon yapılan köpekte en yaygın hemolitik reaksiyon geciken hemolizdir. Bu durumda klinik olarak transfüze edilen eritrositlerin ömrü kısalır ve Coombs testi pozitiftir. Uyumlu eritrosit verilen atlar ve sığırlarda yaşama süresi sadece 2-4 gündür. Tekrarlanan transfüzyonlar akut hemolize neden olabilir. Hemolizin bağışıklıkla ilgisi olmayan nedenleri olarak kanı gereği gibi toplamama ve ayrıştırmama, eritrositleri dondurma veya aşırı sıcağa maruz kılma ve küçük bir iğne ile basınç altında enfüze etme sayılabilir.
Diğer komplikasyonlar şunlardır: bulaşık kandan sepsis, çok fazla sitrata bağlı hipokalsemi ve hipervolemi (özellikle önceden kalp hastalıklı veya çok küçük hayvanlarda). Bazen ateş, ürtiker ve kusma görülür. Kan transfüzyonları ile vericiden alıcıya eritrosit parazitleri (ör, Haemabartonella, Anaplasma veya Babesia) viruslar (felin veya bovin leukemisi gibi ret- roviruslar, at enfeksiyöz anemisi veya başka yavaş viruslar) yayılabilir. Verici bakteremik ise riketsiya veya başka bakterilerin neden olduğu hastalıklar da bulaşabilir.
KAN PARAZİTLERİ
ANAPLAZMOZİS
Eskiden safra hastalığı olarak bilinen anaplazmosis, zorunlu intraeritrositik riketsiyal parazitler tarafından oluşturulan bir hastalıktır. Sığır, koyun, geyik, antilop, zürafa ve bufalolar enfekte olabilir. Burada ekonomik yönden önemli olan sığırlardakini ele alacağız.
Anaplazmozis, dünyada tropikal ve subtropikal bölgelerde, (güney ve merkezi Amerika, güney Avrupa, Afrika, Asya ve Avustralya dahil) yaygın olarak görülür.
Etiyoloji: Klinik sığır anaplazmozisi A marginale tarafından meydana getirilir. Sığırlar A caudatum ile de enfekte olabilir ve şiddetli hastalık oluşturabilirken A centrale genellikle hafif seyreder. Anaplasma ovis koyun, keçi ve geyiklerde hafif-şiddetli hastalık oluşturabilir.
Bulaşma ve Epidemiyoloji: Anaplazmozis bulaşıcı değildir. Çoğu bulaşma çok sayıda kene vektörleri aracılığı ile olur. En azından 16 kene türün (ör, Boophilus, Dermacantor, Rhipicephalus, Ixodes, Hyalomma, Argas ve Ornithodoros) deneysel olarak A marginale’yi bulaştırdığı gösterilmekle birlikte bunların hiçbiri sahada önemli vektör değildir. Boophilus türü Avusturalya ve Afrika’da önemli, Dermacentor türü ise USA’da başlıca vektördür. Kenenin enfekte bir hayvan üzerinde beslenmesinden sonra intrastadial (dönem içi) veya transstadial (dönemler arası) bulaşma meydana gelebilir. Transovarial (ovaryum aracılığıyla) bulaşma meydana gelebilse de bu nadirdir. Enfekte kenede replikatif (kopyalayıcı) siklüs meydana gelir. Bazı bölgelerde dipteranların ısırmasıyla da mekanik bulaşma oluşur. Transplasental (plasenta aracılığıyla) bulaşma belirtilmiştir ve genellikle gebeliğin 6-9. aylarında annenin akut enfeksiyonu ile birlikte olabilmektedir. Anaplazmozis, bulaşık iğnelerin kullanılması veya boynuz çıkarma ya da başka cerrahi işlemlerde kullanılan aletlerle de yayılabilmektedir.
Sığırın yaşı ve hastalığın şiddeti arasında önemli bir ilişki vardır. Buzağılar yaşlı sığırlara göre hastalığa çok daha dayanıklıdır. Bu dayanıklılık, immun anneden gelen kolostral antikorlara bağlı değildir. Sığırların hayatlarında ilk defa enfekte oldukları endemik bölgelerde, kayıplar en az düzeydedir. Enfeksiyonun akut fazından sonra kronikleşen vakalarda sığırlar parazitleri taşır ve sonraki enfeksiyonlara bağışık olurlar. Bununla birlikte, böyle kronik enfekte sığırlar bağışıklık baskılandığında (ör, kortikosteroidlerle), başka parazitlerle enfekte olduklarında veya splenektomi yapılınca tekrar hastalığa yakalanabilirler. Taşıyıcılar sonrak bulaşmalar için rezervuar olarak hizmet ederler. Önceden hastalığa maruz kalmamış yetişkin sığırlar endemik bölgelere götürüldüğünde anaplazmozise bağlı ciddi kayıplar meydana gelir.
Klinik Belirtiler: Anaplazmozis, enfekte ve enfekte olmayan eritrositlerin ekstravasküler yıkımına bağlı progressif (ilerleyici) bir anemi ile karekterizedir. A marginale’nin prepatent dönemi doğrudan enfektif dozla ilgili olup tipik olarak 2 haftadan 8 haftaya kadar değişir. Parazitemi katlamalı büyüme fazında her 24 saatte yaklaşık olarak ikiye katlar. Genel olarak, pik parazitemide eritrositlerin %30’u enfektedir (bu oran %65’lere kadar çıkabilir). Eritrosit sayısı, PCV ve hemoglobin değerleri çok düşük bulunur. Hastalığın geç döneminde dolaşımdaki retikülositlerle birlikte makrositik anemi bulunabilir. Orta derecede anizositozis, hafif polikromazi ve serumda indirek bilirubin artışı vardır.
Akut enfeksiyonda hayvan kondisyonunu çabuk kaybeder. Süt üretimi düşer. Geç dönemde, iştahsızlık, inkoordinasyon, zorlandıklarında solunum güçlüğü bulunur. Babeziozise karşılık idrar kahve renkli olabilir, fakat hemoglobinüri oluşmaz. Pik parazitemi döneminde nadiren 41 dereceyi geçen geçici bir ateş meydana gelir. Muköz membranlar solgun görünür, sonraları sarıya döner. Gebeler düşük yapabilir. Sağ kalanlar birkaç haftada iyileşir ve bu sürede hematolojik parametreler giderek normale döner.
Otopsi: Anaplazmozisten ölen sığırların karkasları genellikle önemli derecede anemik ve sarıdır. Kan ince ve suludur. Dalak karekteristik olarak folikülleri belirgin, büyümüş ve yumuşaktır. Karaciğer benekli ve sarı-turuncu renkli olabilir. Safra kesesi çoğu defa dolgun olup koyu, kahverengi veya yeşil safra içerir. Karaciğer ve mediastinal lenf yumruları kahverengi görünür. Çoğunlukla perikardial ve epikardial peteşi ve ekimozlar bulunur. Retikülo-endotelial organların mikroskobik muayenesinde eritrositlerin fagositozisi belirgindir. Akut enfeksiyona bağlı ölümden sonra eritrositlerin çoğunun parazitli olduğu dikkati çeker.
Teşhis: Anaplasma marginale, Babesia bovis ve B bigemina ile birlikte sığırlarda kene fever’inin etkenleridir. Bu üç parazit türü aynı coğrafik dağılıma sahiptirler (USA’da babesiozisin olmadığı anaplazmozis hariç). Gimza boyalı ince veya kalın frotilerde anaplazmozisin babesiozis ile anemi ve sarılığa yol açan diğer hastalıklardan (leptospirozis ve theileriozis gibi) ayırt edilmesi gerekir. Gimza boyalı ince frotilerde, Anaplasma spp yoğun, homojen olarak mavi-mor 0.3-1 mikrometre çapında inklüzyonlar şeklinde görülür. Anaplasma marginale inklüzyonları genellikle enfekte eritrositin kenarına doğru yerleşmiştir. Oysa A centrale inklüzyon cisimleri daha merkezde bulunurlar. Anaplasma caudatum Gimza boyalı frotilerde A marginale’den ayırt edilemez. Bunun için özel boyama teknikleri gerekir. İnklüzyon cisimleri başlangıçta 1-8 parça olup 0.3-0.4 mikrometre çapında bireysel riketsiyalardır.
Kronik enfekte taşıyıcılar komplement fiksasyon veya kart agglutinasyon testleri ile belirlenebilir.
Tedavi: Tetrasiklinler ve imidokarb kullanılmaktadır. Sığırlar etkenlerden bu ilaçlarla temizlenebilir ve şiddetli anaplazmozise en azından 8 ay boyunca bağışık kalırlar.
Akut hastalığın erken döneminde (ör, PCV>%15) seri halde tetrasiklin, klortetrasiklin veya oksitetrasiklin kullanımı genellike hayatta kalmayı sağlar. Yaygın kullanılan tedavi, uzun etkili oksitetrasiklinin tek bir uygulaması (20 mg/kg) şeklindedir. PCV’yi restore etmek için kan transfüzyonu daha şiddetli vakalarda hayatta kalma oranını önemli derecede düzeltir. Bir hafta aralıkla iki defa uzun etkili oksitetrasiklinle (20 mg/kg) taşıyıcılık durumu elimine edilebilir. Çoğu ülkede aralıklı peryodlarla tetrasiklin yapılmaktadır. Enjeksiyon yeri olarak but (sağrı) yerine boyun kasları tercih edilir.
A marginale’ye karşı imidocarb da tek enjeksiyonla (dihidroklor tuzu, 1.5 mg/kg veya imidocarb dipropionat olarak 3 mg/kg) oldukça etkilidir. Taşıyıcılık durumunun elimine edilmesi için daha yüksek dozları gerekir (ör, 5 mg/kg, İM veya SC, 2 hafta arayla dihidroklor tuzu, iki enjeksiyon). Uzun süre kullanıldığında karsinojen etkili olabilir.
Önlem: Bazı ülkelerde, canlı A centrale ile enfeksiyon, sonradan daha patojenik tür olan A marginale ile enfeksiyona bağlı şiddetli hastalığa karşı sığırları korumak için kullanılmaktadır. Anaplasma centrale aşısı sığırda az miktarda şiddetli reaksiyonlara neden oluır. A centrale aşısı kullanılmayan USA’da enfekte eritrositlerden saflaştırılan ve canlı olmayan A marginale içeren aşı mevcuttur. Bu ölü aşı ile elde edilen bağışıklık, sığırları şiddetli hastalıktan korur. Önceden annenin sığır eritrosit materyali içeren aşılarla aşılanmasına bağlı olarak emen buzağılarda izoeritrolizis gelişmektedir. Şiddetli reaksiyonları kontrol etmek için kemoterapi ile birlikte canlı parazitle ön immunizasyon yapılması A marginale’ye karşı uzun süren bağışıklık sağlar. Canlı aşı olarak zayıflatılmış A marginale suşlarının kullanıldığı da belirtilmektedir.
Babesia türü intraeritrositik protozoan parazitler tarafından meydana getirilir. Çok sayıda evcil ve yabani hayvanlar ve bazen insanlar hastalıktan etkilenmektedir. Hastalık kenelerle bulaşır ve dünyada yaygındır. At, koyun, keçi, domuz ve köpeklerde değişik derecede önemli enfeksiyonlar görülse de sığır endüstrisi için ekonomik değeri çok fazladır.
Sığırlarda iki tür önemlidir: B bigemina ve B bovis.
Bulaşma ve Epidemiyoloji: B bigemina ve B bovis’in başlıca vektörleri bir konakçılı Boophilus spp keneleridir. Bunlarda bulaşma transovarialdir. Parazitler kan inokülasyonları ile deneysel olarak kolayca bulaştırılsa da insektler tarafından veya cerrahi işlemler sırasında mekanik bulaşmanın pratik önemi yoktur. İntrauterin enfeksiyon belirtilmiş olsa da muhtemelen nadirdir.
Boophilus spp kenelerinde, parazitin trofozoitleri kanla şişme sırasında yutulur, yumurtalar ve sonradan trofozoitler kanla şişen dişilerde hayat siklüslerine maruz kalır. Larva (B bovis vakasında) veya nimfler ve yetişkinler (B bigemina vakasında) beslenirken konakçıya bulaşma meydana gelir. Enfekte larva oranı 0’dan %50’ye (veya daha yüksek) kadar değişebilir. Bu da daha çok dişi kenelerin büyüme zamanında konakçının parazitemi seviyesine bağlıdır. Saha şartlarında, B bigemina için kene ile bulaşma oranı genellikle B bovis’ten daha fazladır.
Endemik bölgelerde, klinik hastalık riskinin belirlenmesinde iki özellik önemlidir: a) buzağılar belli oranda bağışıktır (kolostrumla alınan antikorlar ve yaşla ilgili) ve bu bağışıklık yaklaşık 6 ay sürer). Babesia enfeksiyonlarından iyileşen hayvanlar hayatı boyunca bağışıktır. Bu yüzden, kene ile bulaşmada bütün yeni doğan buzağılar yaklaşık 6 aylık iken enfekte olurlar ve klinik belirtiler gösterirlerse sonradan bağışık olurlar. Bu kritik erken dönem süresince ya doğal (ör, iklime bağlı) veya suni (ör, akarisid tedavisi) olarak kene sayısı azaltılarak bu endemik dayanıklılık durumu bozulabilir. Duyarlı sığırların endemik bölgelere sokulması ve Babesia ile enfekte kenelerin önceden keneden ari bölgelere akını, hastalık çıkışına yol açabilir.
Klinik Belirtiler, Patogenezis ve Otopsi: Akut hastalık genellikle 1 hafta sürer. İlk belirti ateş (çoğu defa 41 derece veya daha fazla) olup baştan sonuna kadar devam eder. Geç dönemde iştahsızlık, solunum sayısı artışı, kas titremeleri, anemi, sarılık ve son dönemde hemoglobinemi ve hemoglobinüri ile birlikte kilo kaybı görülür. B bovis enfeksiyonunda beyin kapillerlerinde parazitli eritrositlerin kanı çamurlaştırmasına bağlı olarak merkezi sinir sistemi bozuklukları sık görülür. Hem konstipasyon hem de ishal bulunabilir. Gebe sığırlar düşük yapabilir.
Virulent B bovis suşları ile jeneralize nonspesifik yangı ile birlikte hipotansif şok sendromu, koagulasyon bozuklukları kapillerlerde eritrositik durgunluk, patojenezise katkıda bulunur. Çoğu B bigemina suşu ile patojenik etkiler daha çok eritrosit yıkımı ile ilişkilidir. Akut hastalığı atlatan hayvanlar B bovis ile yıllarca, B bigemina ile aylarca enfekte kalır. Bu taşıyıcı durumda belirti görülmez.
Otopside, dalak büyümüştür; koyu granüler safra içeren büyümüş safra kesesi ile birlikte şişkin bir karaciğer; konjesyonlu, koyu renkli böbrekler, jeneralize anemi ve sarılık gözlenir. İdrar çoğu defa kırmızı renklidir. Diğer organlar (beyin, kalp gibi) konjesyonlu veya peteşiyel kanamalı olabilir. Sığır ırklarının Babesia enfeksiyonlarına duyarlılığı değişiktir; örneğin yerli ırklarımız B bovis enfeksiyonuna kültür ırklarından daha dayanıklıdır.
Teşhis: Klinik beliritiler ve otopsi bulguları teşhise yeterli ise de bu her zaman Giemsa boyalı kan frotisinin muayenesi ile doğrulanmalıdır. Canlı hayvandan tercihen kapillerlerden (kulak veya kuyruk ucundan) kalın ve ince kan frotileri hazırlanmalıdır. EDTA’lı juguler kan da hematolojik muayene için laboratuara gönderilmelidir. Otopside kalp kası, böbrek, karaciğer, akciğer, beyin ve kan damarından hazırlanan doku örnekleri alınmalıdır.
Taşıyıcı hayvanları belirlemek için çok sayıda serolojik test vardır. En yaygın kullanılanlar indirek floresan antikor testi ve ELİSA’dır. Bazen de taşıyıcı hayvanda enfeksiyonu doğrulamak için yaklaşık 500 ml kan tamamen duyarlı bir hayvana (tercihen dalağı çıkarılmış buzağıya) verilir.
Babesiosis klinik olarak ateş, anemi, hemoliz, sarılık ve kırmızı idrara neden olan başka hastalıklarla karıştırılabilir. Bu yüzden, froti muayenesi ile teşhisin doğrulanması gerekir. Babesia türleri morfolojik olarak belirlenebilir. Babesia bovis küçük, diğeri ile geniş açı yapan ve yaklaşık 1-1.5 x 0.5-1 µm’lik iki parazit halindedir. Babesia bigemina ise daha büyük (3-3.5 x 1-1.5 µm) diğeri ile dar açı yapan iki parazit şeklinde bulunur.
Şekil. 1. Babesia canis’in hayat siklüsü. 1 Beslenen kenenin salyasında sporozoitler. 2–5 Konakçı (köpek) eritrositlerinde aseksüel üreme ile merozoitler oluşur (5) bunlar diğer eritrositlere girer. Merozoitler bir keen tarafından alındığında (5.1) bağırsakta sindirilirler (5.2). 6 Bazı merozoitler oval gamont olurlar. 7, 8 Kenenin bağırsak hücrelerine alındıktan sonra ovoid gamontlar uzantılar oluşturur ve bu yüzden 10 şeklinde görülür 11–14 Vakuol içinde bir zigottan tak bir oluşum. Kinete bağırsak hücresini terkeder ve vektör kenenin çeşitli organlarının (yumurtalar dahil) hücrelerine girer. 15–18 Birçok kinetes (sporokinetler) oluşumu. Bu olay tekrar eder (15–18) ve ayrıca kenelerin yumurtalarında da. Bu yüzden enfeksiyon kenelerin sonraki kuşaklarına nakledilir (i.e. transovarial nakil). 19–21 Kinetlerin bazıları salya bezlerinin hücrelerini deler, orada büyük bir çok çekirdekli sporont (YS, ES) oluşur (hipertrofik konakçı hücreleri içinde) sonunda binlerce küçük sporozoitler oluşur (SP), bunlar beslenme sırasında enjekte edilir (i.e. CY, DE, digested erythrocyte; DK, gelişen kinet; E, erythrocyte; ES, büyümüş sporont (sporozoitlri oluşturan); GP, büyüyen parasit (polimorfik dönem); HC, konakçı hücre nucleusu; IV, iç vakuol; N, nucleus; NH, konakçı hücresi nucleusu; R, ışın benzeri uzantı; SP, T, diken-benzeri yapı; YS, genç sporont
Tedavi ve Kontrol: Çok sayıda babesiasit bulunur. Bunlar quinuronium sülfat, diminazen aseturat, amikarbalid, fenamidin, isetionat ve imidokarbdır. Bununla birlikte, hepsi mevcut değildir ve bazılarının kullanımı bazı ülkelerde yasaktır. En çok diminazen aseturat ve imidokarb dipropionat kullanılmaktadır. Diminazen aseturat 3-5 mg/kg dozda İM kullanılır. Tedavi için imidokarb dipropionat 1-2 mg/kg dozda SC kullanılır. İmidokarb dipropionat, 3 mg/kg dozda babesiozisten 4 hafta süreyle korur ve taşıyıcı hayvanlardan B bovis ve B bigemina’yı da elimine eder. Uzun etkili tetrasiklin (20 mg/kg) enfeksiyondan hemen sonra babesiozisin şiddetini azaltır; bu yüzden canlı aşılardan sonra yan etkileri azaltmak içinde kullanılır.
Özellikle kıymetli hayvanlarda bezen destekleyici tedavi istenir. Çok anemik hayvanlarda kan transfüzyonları hayat kurtarıcı olabilir. Fenilbutazon gibi antienflamatuar ilaçlar özellikle B bovis ile oluşan enfeksiyonlarda yangısel olayları iyileştirmede faydalıdır.
Bu grup kene kökenli hastalıklar Theileria türü protozoan parazitler tarafından oluşturulur. Theileria parazitleri çoğunlukla yabani ve evcil ruminantlarda bulunur. En önemli türler T parva ve T annulata olup tropik ve subtropik bölgelerde yaygın ölümlere neden olmaktadır.
Theileria ve Babesia piroplasmorian alt grubuna dahildirler. Babesia öncelikle eritrositer parazitler olduğu halde Theileria memeli konakçıda hayat siklüsünü tamamlamak için leukositleri ve eritrositleri kullanır. Parazitin enfektif sporozoitleri, enfekte kenelerin beslenmesi sırasında salyalarıyla nakledilir. Sporozoitler lenfositleri istila eder (T annulata vakasında monositleri de) ve bunların çinde birkaç gün şizontlar gelişir. Şizont gelişmesi konakçı leukositinin bölünmesine neden olur; her hücre bölünmesi ile birlikte parazit de bölünür. Bu yüzden, parazitli hücre topluluğu artar ve göç ederek bütün lenfoid sisitemine yayılır. Enfeksiyonun geç döneminde, şizontların bir kısmı merogoniye uğrar ve merozoitleri meydana getirir ve bunlar eritrositleri enfekte eder. T parva piroplazmaları eritrositlerde sınırlı bölünmeye uğrar; T annulata’da ise böyle bölünmeler ikinci bir çoğalma fazını temsil eder. Enfekte hayvanlardan ken emen vektör keneler tarafından piroplazma ile enfekte eritrositlerin alınması kompleks bir gelişme siklüsünü başlatır. Bu siklüste, hastalık sonradan kan emen keneler tarafından transstadial olarak nekledilir. Transovarial nakil (Babesia’da olduğu gibi) yoktur.
T annulata tarafından sığırlarda oluşturulan akut bir hastalık olan tropikal theileriosis doğu kıyı ateşine benzer, fakat anemi ek karekteristik bir özelliktir.
T annulata sığırları, bufaloları enfekte eder ve bufalolarda hafif belirtilere neden olur. Birkaç tür Hyalomma keneleri tarafından nakledilir. Kuzey Afrika, güney Avrupa ve güney Rusya cumhuriyetleri, Orta doğu ve Hindistan’da etkilidir.
T annulata duyarlı sürülerde %90 oranında ölümle seyreder, fakat farklı suşların patojenitesi değişiktir. Karekteristik belirtiler fever, yüzeysel lenf düğümlerinin şişmesi, muköz membranlarda solgunluktur; sığırlar hızla kondüsyon kaybeder ve hemoglobinüri oluşabilir. Şizontlar morfolojik olarak T parva’nınkilere benzer, fakat piroplazmalar daha çok yuvarlak veya ovaldir. İyileşen hayvanlar bağışıktır. Bağışıklık T parva’ya benzemez ve parazitin bütün suşlarına karşı etkilidir. Parvaquon ve buparvaquon hastalığın tedavisinde kullanılabilir.
T. equi ( Babesia equi)’nin hayat siklüsü. 1 Yetişkin dişi kene ile enjekte edilen Sporozoit) salya. 2 Bir lenfositte genç schizont (macroschizont, Koch cismi). 3 Merozoitlerin oluşumu sırasında bir lenfositte geç schizont (microschizont). 4 Serbest 5 Eritrositlerde üreme – haç benzeri bölünme dönemlerinin oluşumuna ve küresel dönemlerin varlığına (gamontlar) dikkat. 6 Kenelerin şişmesinden sonra oval/yuvarlak gamontlar bağırsak içinde kanda gelişir (çoğunlukla konakçı hücrelerinde). 7–10 Bölünmelerle, mikrogamontlar tarafından bazı ışın-benzeri microgametler (10) üretilir (7, 8). 11 12–16 Zygote içinde (12) bir slender, motile, club-şeklinde gelişir, bubağırsak hücrelerini terkeder ve onların bir konakçıdan ayrılıp diğer bir konakçıya bağlanmasından sonra hemolenf aracılığı ile kenelerin hücrelerine girer (larva → nymph or nymph → olgun dişi). 17 Geçen kinetler salya bezi hücrelerinde büyür ve çok çekirdekli sporontlara dönüşür. 18 Çok çekirdekli sporontlar çok sayıda küçük sporoblastlara bölünür (SB) bunlar da periferlerinde gelişemekte olan olaylarla sporozoitleri oluşturur; sonraki kan emme döneminde sporozoitler yeni bir konakçıya enjekte edilir (salya ile). G, IN, inner vacuole; M, microschizont; N, nucleus; NH, konakçı hücresinin nucleusu; S, sporozoit; SB, SP, sporontlar
Genelllikle yüksek ateş, lenf yumrularının şişmesi dispne ve yüksek ölümle karekterize akut bir hastalıktır.
Etiyoloji, Epidemiyoloji ve Bulaşma: T parva sığırları Afrika bufalolarını enfekte eder. Afrikanın batısı, merkezi ve güneyinde etkilidir ve kene vektörü Rhipicephalus appendicalatus’tur.
Enfekte vektör keneler sığırlara tutunduktan birkaç gün sonra sporozoitleri enjekte ederler. Klinik ve epidemiyolojik parametrelere dayanarak tanınan üç alttip T parva varsa da bunlar gerçek alttür değildir. Theileria parva parva, çoğunlukla sığırlar arasında nakledilir. T lawrencei çoğunlukla bufalolardan sığırlara nakledilir. Her ikisi de oldukça patojendir. T parva bovis sığırlar arasında nakledilir ve çok daha az patojendir. Bazı endemik bölgelerde, yerli sığır ırkları virulent alt tiplere belli derecede dayanıklıdır. Böyle yerlerde ölüm oranı nispeten düşüktür, fakat dışarıdan getirilen sığırlarda ölüm oranı >%90’dır.
Patogenezis, Klinik Belirtiler ve Teşhis: Lokal lenf yumrularından yapılan Giemsa boyalı frotilerde enfekte lenfesitlerin belirlenebilmesinden önce 5-9 günlük gizli dönem bulunur. Sonradan, parazitli hücrelerin sayısı bütün lenfoid sistemde artar ve yaklaşık 14 gün sonra hücreler merogoniye uğrar. Bu dönemde belirgin lenfoid tükenişe ve leukopeni ile birlikte lenfositolizis yaygındır. Merozoitler tarafından enfekte eritrositlerdeki piropilazmalar çeşitli formlar oluştururlar, fakat tipik olarak bunlar küçük olup çubuk veya oval şekildedir.
Klinik belirtiler hastalığın şiddetine bağlı olarak görünmeyebilir veya hafif-şiddetli olabilir. Tipik olarak, enfekte keneler tarafından parazitlerin naklinden 7-10 gün sonra ateş meydana gelir, bütün enfeksiyon boyunca devam eder ve 42 derece olabilir. Lenf düğümleri şişer ve bu durum jeneralizedir. Giemza ile boyanan lenf düğümü biyopsi örneklerinde çok çekirdekli şizontlar görülür. Anoreksi gelişir ve hayvan hızla kondüsyon kaybeder; göz yaşı ve burun akıntısı meydana gelebilir. Son olarak, dispne yaygındır. Ölümden hemen önce, vucut ısısının belirgin düşüşü olağandır ve burun deliklerinden pulmoner eksudat gelir. Ölüm genellikle 18-24 gün sonra meydana gelir. En belirgin otopsi bulguları lenf düğümlerinde büyüme ve yoğun akciğer ödemi ve hiperemisidir. Birçok organda serozal ve mukozal yüzeylerde kanamalar (bazen lenf düğümleri ve timüste belirgin nekrozis bölgeleri ile birlikte) yaygındır. Anemi babesiosisteki gibi önemli bir belirti değildir, çünkü parazitlerin eritrositlerde bölünmesi en az düzeydedir ve bu nedenle onların yoğun bir yıkımı söz konusu değildir.
İyileşen hayvanlar bağışık kalır. Ama diğer şuşlara duyarlı olabilir. İyileşen veya bağışık hayvanların çoğu enfeksiyon taşıyıcısıdırlar.
Tedavi ve Kontrol: Naftokinon deriveleri parvaquon ve buparvaquon ve koksidiostat halofuginonun laktat tuzu antitheilerial etkilidir. Enfeksiyon ve tedavi ile sığırlarda bağışıklık sağlanır. Bu işlemde enfekte kenelerden elde edilen uygun Theileria suşlarının cryopreserve sporozoit stabilatı ile birlikte tek doz uzun etkili oksitetrasiklin veya buparvaquon aynı anda ya da enfeksiyondan yaklaşık 8 gün sonra parvaquon verilir. Enfeksiyon oluştuktan sonra kullanıldığında oksitetrasiklin etkisizdir. Sığırlar enfekte otlağa çıkarılmadan 3-4 hafta önce immunize edilmelidir. Doğu kıyısı fever’in insidansı kene kontrolü ile azaltılabilirse de birçok bölgede bu, iki haftalık akarisit tedavisi demektir.
Theileria benzeri parazitler tarafından meydana getirilen bir enfeksiyondur. Son zamanlarda, taksonomik durumu konusunda tartışmalar varsa da bu parazitlerin lenfositlerden çok mononükleer fagositlerde (makrofajlarda) çoğalması ayrı bir tür olarak sınıflandırılmasını haklı kılmaktadır.
Etiyoloji ve Bulaşma: Cytauxzoon spp Afrikada tek tırnaklıları enfekte ederken C felis Kuzey Amerika’da yabani kedilerin doğal bir parazitidir. Cytauxzoon felis ixodid kene olan Dermacentor variabilis tarafından nakledilir. Bu yaban kedilerinin paraziti olarak patojenitesi bilinmemektedir. Evcil kedilerde, kene bulaşması akut ve ölümcül bir hastalığa neden olmaktadır. Çoğu vakalar USA’nın güney ve güney doğu eyaletlerinde meydana gelmekte ve genellikle ormanlık bölgelerde görülmektedir. Bununla birlikte, kan enfeksiyonu ile bulaşma değişik patojeniteli ve çoğu defa ölümcül olmayan hastalığa yol açmaktadır. Afrika tektırnaklılarında Cytauxzoon spp naklinin Rhipicephalus appendiculatus ile yapıldığı sanılmaktadır. Geç, stresli ve bağışık olmayan hayvanlar en büyük risktedir.
Klinik Belirtiler ve Otopsi: C felis ile enfekte kedilerde belirtiler genellikle enfeksiyondan yaklaşık 10 gün sonra başlar ve şiddetli belirtiler 6 gün daha sonra ortaya çıkar. Ateş, anoreksi, zayıflık, depresyon, dispne ve dehidrasyon görülür. Vücut ısısı 40.5 derece olabilir. Muköz membranlar çoğunlukla ikteriktir.
Otopside genellikle dalak, karaciğer ve lenf yumrularında büyüme, böreklerde ödem gözlenir. Akciğerlerde yoğun ödem ve konjesyonla birlikte serozal yüzeylerde tüm intertisyumda peteşiyel kanamalar bulunur. İlerleyici venöz dolgunluk, (özellikle mezenterik ve renal venlerde ve v cava caudaliste) vardır. Epikardiumda peteşiyel kanama ile birlikte çoğu defa hidroperikardium görülür.
Teşhis: Hematolojik muayenede normokromik, normositik anemi ile birlikte leukopeni ve belirgin lenfopeni vardır. Bazen, perifer kan örneklerinde sitoplazmaları şizontlarla dolu mononükleer fagositler bulunur. Gimza boyalı kan örneklerinde eritrositlerde pleomorfik protozoan parazitler (enfeksiyondan yaklaşık 10 gün sonra) görülür. Parazitler yuvarlak, oval, anaplazmoid, bipolar veya çubuk şeklindedir. Yuvarlak olanlar 1.0-2.2 mikrometre oval olanlar ise 0.8-1.0 ve 1.5-2.0 mikrometredir. Cytauxzoon spp ile enfeksiyon Babesia spp’den (benzer kan şekillerine sahiptir ve doku şizont dönemi yoktur) ve zincir oluşturan Haemabartonella felis’ten ayırt edilmelidir.
Damarların endoteliumuna tutunan mononükleer fagositlerin sitoplazmalarında C felis’in doku dönemi şizontlar şeklindedir.Bu fagositler dalağın interstisyumunda, popliteal lenf düğümlerinde, karaciğerde ve kemik iliğinde belirlenebilir.
Tedavi ve Kontrol: Tedavide başarı şansı azdır. Parvaquon (20 veya 30 mg/kg, günde) ve buparvaquon (5-10 mg/kg, günde) İM kullanıldığında başarılı olmamaktadır. Trimetoprim/sülfadiazin (60 mg/kg, SC, günde iki defa) ile birlikte destekleyici tedavi başarılı olmamıştır. Sodium tiacetarsamid (0.1 mg/kg, İV, 2-3 gün) ile tedavi edilen 2 kediden biri yaşamıştır.
Eperythrozoonosis Eperythrozoon türü riketsiyalar tarafından oluşturulan hemolitik, bazen ateşli bir hastalıktır. Her Eperythrozoon spp konakçıya spesifiktir. Kediler E felis ile, köpekler E canis ile, sığırlar Ewenyoni ve E tuomii ile koyunlar E ovis ile domuzlar E swis ile enfekte olurlar. Hastalık hafif anemi ile birlikte çoğu defa subkliniktir, fakat stresli hayvanlarda şiddetli klinik belirtiler ortaya çıkabilir.
Etiyoloji ve Bulaşma: Eperythrozoon spp artropodlar tarafından mekanik olarak nakledilir. Domuzlarda başlıca bulaşma bit ile olurken kedi, koyun ve keçilerde pire ve sivrisinekler de hastalığı nakledebilir. Keneler köpekler ve sığırlar için vektördür. Cerrahi işlemler sırasında kanla kontamine olan iğneler ve diğer aletlerle de nakil mümkün olabilir. Eperythrozoon felis intrauterin de nakledilir.
Klinik Belirtiler ve Otopsi Bulguları: Sığır, köpek ve keçilerde eperythrozoonozis genellikle zararsız olup sadece hafif anemiye neden olur. Klinik olarak hasta olanlarda iştahsızlık, anemi ve depresyon görülür. Vücut ısısı artabilirse de çoğu defa normaldir. Kedilerde, muköz membranlar ve dil solgundur. Dalak büyür ve palpe edilebilir. Domuzlarda ateş, paraliz, solgun muköz membranlar ve sarılık bulunur. Üremede yetersizlik, domuz yavrularında zayıflık görülebilir.
Hematolojide makrositik hemolitik anemi ile birlikte anizositozis, poikilositozis ve eritrosit olgunlaşmasında belirgin sola kayma gözlenir. Leukosit sayısı normal veya hafifçe artmıştır.
Teşhis: Eperythrozoon spp genellikle kok biçiminde organizmlerdir (0.5-1 mikrometre çaplı). Giemza boyalı perifer kanda eritrositlerin yüzeyine bağlı olarak görülürler. Bazen, çubuk şeklinde formları da olabilir (1-3 mikrometre çaplı). Hastalığın akut, kronik ve subklinik olup olmadığını ayırt etmek önemlidir. Akut hastalıkta organizmler perifer kanda kolayca belirlenir. Kronik ve subklinik formda ise etkenleri kanda belirlemek zordur ve hayvanlarda sekonder enfeksiyon gelişir.
Tedavi ve Kontrol: Şiddetli vakalarda özellikle kedilerde tedaviye başlamadan önce transfüzyon gerekebilir. Tetrasiklinler tavsiye edilen dozda kullanılabilir.
Sürü sağlığı ile ilgili olarak koyunların tedavisi tavsiye edilmez. Çünkü hemolitik kriz sırasında iyi bir bakım ve besleme ile birlikte enfekte hayvanlarda bağışıklık gelişir. Tedavi, bağışıklık kaybına ve hastalığın yenilenmesine neden olur.
(Kedilerin Enfeksiyöz Anemisi)
Dünyanın birçok kısmında evcil kedilerde vasküler sistemde çoğalan riketsiyalarla oluşan akut veya kronik bir hastalıktır.
Etiyoloji, Bulaşma ve Patojenez: Hastalık riketsiyal bir parazit olan Haemobartonella felis (Avrupa ve Avurtralya’da Eperythrozoon felis denir) tarafından oluşturulur. Gram negatif bir etken olup aside dayanıksızdır. Kan örneklerinde, H felis tipik olarak kok biçiminde (kalın bölgelerde) ve halka biçiminde (ince bölgelerde) görülür. Kok formları 0.2-1 mikrometre ve çubuk formları ise 3 mikrometre çapındadır.
Etkenler genellikle eritrositlerin yüzeylerinde değişik sayıda bulunurlarsa da bazen plazmada serbest olarak da görülür. Wright-Giemza boyalı ince kan örneklerinde kırmızı-yeşil cisimler olarak veya May-Grunwald-Giemmza boyamalarda eritrosite tutunmuş mor-mavi organizmler şeklinde görülür. Akridin turuncu boyama ve direk immunoforesans teknikler de tavsiye edilmekle birlikte bu teknikler özel ekipman ve çaba gerektirir.
Etkilenen eritrosit sayısı enfeksiyonun şiddeti ve parazitin hayat siklüsündeki dönemi ile değişir. H felis enfeksiyonundan şüphe edilirse kan frorileri her gün ve 5-10 gün süreyle kontrol edilmelidir, çünkü etkenler hastalığın akut fazındaki kedilerin sadece %50’sinde farkedilmektedir. Akut faz boyunca, H felis organizmlerinin sayısı giderek artar, sonra çabucak kaybolur. Organizmler 2 saat içinde tamamen yok olur. Kronik enfeksiyonlarda organizmler sadece sporadik olarak ve az sayıda görülür.
Hastalık, duyarlı kedilere az miktarda enfekte kanın parenteral veya oral verilmesiyle de bulaştırılabilir. İntrauterin bulaşma da oluşabilir. Kan transfüzyonları sırasında enfeksiyonlar iatrojenik olarak da bulaşabilir. Bununla birlikte, doğal bulaşma şekli kan emen artropodlarla olmaktadır.
Deneysel vakalarda, inkübasyon süresi 1-5 haftadır. İyileşme tekrar enfeksiyon bağışıklık sağlamaz. Doğal enfeksiyon insidansı 1-3 yaşlı kedilerde daha yüksektir. Kedi topluluğunun önemli bir kısmı hastalığı gizli olarak taşıyabilir, stres ve zayıflık gibi durumlarda hastalık şiddetlenir. Haemobartonellozisli kedilerde, felin leukemi veya felin immunodeficiency virus ile asıl enfeksiyon daima araştırılmalıdır.
Sağlıklı kedilerde H felis’in hastalık oluşturmadığı sanılmaktadır, fakat sadece enfekte bir kedi mevcut başka bir hastalık tarafından strese edildiğinde akut tablo gelişmektedir.
Ertrosit hasarına neden olan bağışıklıkla ilgili mekanizmalar da hastalığın patojenezinde önemlidir. Parazitli eritrositler H felis antijenlerine karşı antikor-komplement ilişkileri tarafından hasara uğratılır. Ayrıca, eritrosit antijenlerinin değişmesi eritrosit yıkımına neden olabilir; RES tarafından eritrositlerin fagosite edilmesi intravasküler hemolize göre daha önemlidir. Deneysel enfeksiyonda, Coombs testi organizmlerin kanda görülmesinden 7-14 gün sonra pozitif çıkar ve akut faz boyunca pozitif kalır. Hastalığı taşıyıcı durumda ise aynı test negatiftir.
Klinik Belirtiler: Herhangi bir anemik kedide hastalıktan şüphe edilebilir. Akut vakalarda, genellikle ateş (39-41 °C) vardır. Perifer vücut ısısı ölüme yakın normalin altında olabilir. Deneysel olarak, anemi oluşmadan önce kediler iki veya daha fazla parazitemik dönem geçirirler. Klinik belirtilerin şiddeti aneminin başlama çabukluğu ile ilgilidir. Solgunluk veya sarılık, anoreksi, letarji, depresyon, zayıflık ve dalağın büyümesi yaygın klinik bulgulardır. Kronik veya yavaş gelişen vakalarda, temperatür normal veya düşüktür. Zayıflık, depresyon ve kilo kaybı vardır, sarılık ve dalak büyümesi olmayabilir. Dispne aneminin derecesine bağlıdır. Makroskobik otopsi bulguları patognomik olmamakla birlikte dalak büyümesi yaygındır ve mezenterik lenf yumruları büyümüş olabilir. Kemik iliği hiperplazisi bulunabilir.
Teşhis: Laboratuar doğrulama perifer kanda veya kemik iliğinde etkeni belirlemekle olur. Doğru teşhis için birkaç gün süreyle bir seri kan örneği alınarak Wrigh-Giemza ile boyanmalıdır. Howell-Jolly cisimleri gibi belli artifaktlar bu kan parazitleri ile karıştırılabilir. Frotiler temiz olmalı ve boyalar kullanmadan hemen önce filtre edilmelidir. Cytauxzoon felis intraselüler bir halka, çubuk, kok şeklinde (0.5-2 mikrometre çapında) iken H felis eritrosit yüzeyinde zincir oluşturma eğilimindedir.
Beklenen laboratuar anormallikler rejeneratif anemi, daha büyük eritrositlerde diffuz bazofilik granüller, çekirdekli eritrositler, polikromazi, anizositozis, Howell-Jolly cisimleri, yüksek retikülosit sayısıdır. Bununla birlikte, anemi başlangıcı çabuksa nonrejeneratif bir anemi bulunabilir. Eritrosit sayısı 1 milyona kadar düşebilir ve Hb <7 g/dl olabilir. MCV artmış olabilir. Akut formlarda monositozisle birlikte orta derecede leukositozis bulunabilir. Periferal kanda eritrofagositozis ve otoaglutinasyon bulunabilir. Serum biyokimyasal değerlerindan ALT, AST, bilirubin ve total protein seviyeleri artmıştır.
Tedavi: Destekleyici ve spesifik uygulamalar yapılır. Tedavi yapılmazsa akut vakaların üçte biri ölebilir. Şiddetli dispneli kedilere oksijen vermek, özellikle anemisi akut ve PCV’si 15 veya daha düşük kedilere de tam kan veya paket eritrosit transfüzyonları yapmak gerekebilir. Transfüzyon kararı kedinin PCV’sinden çok, klinik duruma göre verilmelidir.
Tetrasiklin (20 mg/kg, PO, günde üç defa, 21 gün) tavsiye edilmektedir. Doksisiklin (10 mg/kg, PO, günde 2 defa, 21 gün) de etkilidir. Malesef, tetrasiklin tedavisi ile H felis tamamen elimine edilemez ve kronik taşıyıcı durum oluşur. Thiacetarsamid sodium (1 mg/kg, her 48 saat, iki tedavi için) de tavsiye edilmekle birlikte son çalışmalara göre bu etkene sanıldığından daha az etkilidir. Kloramfenikol de bu etkene karşı etkili ise de önemli fakat reverzibl eritroid hipoplaziye neden olabilir, bu da rejeneratif cevabı engelleyebilir.
Bağışıklıkla ilgili eritrosit hasarına dayanarak glikokortikoidler tavsiye edilmektedir. Prednizon veya prednizolon (2-4 mg/kg, PO, günde 2 defa) antibiyotikle birlikte kullanılmalı ve PCV arttıkça doz giderek azaltılmalıdır.
Etkili hemostazis yeterli sayıda fonksiyonel trombosite, yeterli konsantrasyonda plazma koagulasyon ve fibrinolitik proteinlerine ve damar ağının normal bir cevap vermesine dayanır. Primer hemostazis trombositlerin subendotelial yüzeyle ilişkisi ile başlar. Aynı anda, plazma koagulasyon proteinleri bir dizi olayla aktive edilir. Bu olaylar sağlam bir pıhtı oluşturmak için plazmadan kalsiyum iyonları ve aktive edilmiş trombositler tarafından sağlanan fosfolipidlere dayanır. Trombositleri aktive eden özellikler ve koagulasyon proteinleri de plazma fibrinolitik proteinlerini (bunlar pıttının lokalizasyonunu ve zamanında çözünmesini temin eder) aktive eder.
Kanama hastalıkları koagulasyon proteinleri, trombositler ve damarlarda doğmasal ve edinsel bozukluklarla oluşabilir. Koagulasyon proteinleri ile ilgili doğmasal ve edinsel eksiklikler, klinik olarak kendini derin doku kanaması ve hematom şeklinde gösterirken trombosilerle ilgili konjenital ve edinsel yetersizlikler veya eksiklikler kendini yüzeysel peteşiyel ve ekimotik kanamalar (özellikle muköz membranlar), epistaksis, melena veya enjeksiyon ve ensizyon yerlerinde uzayan kanamalarla gösterir.
Antikoagulan protein faktörlerinin primer veya kalıtsal bozuklukları ya da sekonder veya edinsel bozukluklar nedeniyle patolojik trombozis meydana gelebilir. Bu durumlara çoğu defa hiperkoagulasyon durumları denir. Hayvanlarda tespit edeilen antikoagulan proteinler antitrombin III ve protein C’dir. Trombositlerin agonistlere cevabını artıran sistemik hastalıklar antikoagulan ve prokoagulan protein faktörleri arasındaki dengeyi değiştirirler ya da hayvanlarda endoteliumun reaktivitesinin artışı kalıtsal bozukluklara göre daha yaygındır.
Koagulasyon tarama testleri koagulasyon proteinlerinin bozuk mu yoksa eksik mi olduğunu belirlemeye yardımcı olabilir. Bununla birlikte, bunların sensivitesi düşüktür; bir anormallik belirlenmeden önce genellikle koagulasyon protein aktivitesi normalden %30 ve bazen %10 düşük olmalıdır. Protrombin zamanı (PT) ile dış ve yaygın yollar test edilirken, aktif kısmi tromboplastin zamanı (APTT) ve aktif koagulasyon zamanı (ACT) ile iç ve yaygın yollar test edilir. Trombin zamanı (TT) ile de fibrinojen miktarı ve niteliği test edilir. Hangi proteinin eksikliğini belirlemek için çoğu defa spesifik faktörleri ölçmek gerekir. Pıhtılaşma reaksiyonunu destekleyen trombosit fosfolipidine dayanan ACT’den APTT farklıdır; bu yüzden eğer trombosit konsantrasyonu 10.000/mm3’ten düşükse ACT uzayabilir.
Trombozise eğilim veya riskin arttığı durumlarda kullanılan testler rutin olarak değil de araştıma için bulunmaktadır. Antitrombin III aktivitesinin ölçülmesi için en az miktarda özel örnek alınması ve karmaşık laboratuar ekipman gerekir. Bazı evcil hayvanlarda plazminojen, protein C, alfa2-antiplazmin, doku plazminojen aktivatörü ve plazminojen aktivatör inhibitörü aktiviteleri için testler uygulanmaktadır. Fibrin pıhtısı lizis testleri gibi kaba testler güvenilir değildir.
KOAGULASYON PROTEİN BOZUKLUKLARI
Doğmasal Koagulayon Protein Bozuklukları
Koagulasyon proteinlerinin aşırı eksikliği veya fonksiyonel defekti halinde, erken bir yaşta klinik belirtiler görülür. Hemostaziste gerekli olan koagulasyon proteinlerinin miktarında belirgin düşüşler genellikle ölümcüldür. Normal aktivite %1’inden daha düşükse, hayvanlar ölü doğar veya doğduktan sonra yoğun kanamaya bağlı olarak hemen ölürler. Koagulasyon proteinlerinin eksikliği veya gelişmemiş neonatal karaciğeri tarafından K vitamininin sınırlı kullanılması bir koagulasyon bozukluğunu ortaya çıkarabilir. Bir koagulasyon protein aktivitesi normalin %5-10’u ise yeni doğan yaşasa da belirtiler genellikle 6 aydan önce görülür. Çok sayıda rutin işlemler (ör, aşılama, kastrasyon veya ovarihisterektomi, kulak ve kuyruk kesme, vs) sırasında kanama eğilimi kendini gösterir.
Evcil hayvanlarda doğmasal koagulasyon protein bozukluklarının çoğu tek bir faktörün eksikliği veya anormalliğine bağlıdır. İki veya daha fazla faktör bozukluğu nadirdir.
Doğmasal afibrinojenemi (Faktör I eksikliği) sütçü keçilerde belirtilmiştir. St Bernard ve Vizla ırkı köpeklerde şiddetli kanama ile birlikte seyreden hipofibrinojemi belirtilmiştir; ACT, APTT, PT ve TT uzamıştır. Rus Wolfhound’larında da disfibrinojenemi belirtilmiştir. Hasta köpeklerde epistaksis ve topallıkla birlikte hafif kanama dönemleri görülür, fakat cerrahi işlemler çok önemli kanamaya neden olur. Taze veya donmuş plazma veya cryoprecipitat verilmesi kanamayı durdurmak için en iyi tedavi şeklidir.
Faktör II (protrombin) bozuklukları nadirdir. Boxer köpeklerde normal konsatrasyonlarda anormal fonksiyon yapan protrombin belirtilmektedir. Bu bozukluk kalıtsaldır. Faktör II bozukluğu İngiliz Cocker Spaniel’lerinde belirtilmiştir; hasta yavrularda görülen klinik belirtiler (epistaksis ve diş eti kanaması) yetişkinlerde (kolayca ezik ve dermatitis olmaktadır) azalmaktadır. Hasta yavrularda TT normal iken ACT, APTT ve PT uzar. Taze kan transfüzyonları ile tedavi başarılıdır. Eritrosit gerekmezse taze veya donmuş plazma tercih edilebilir.
Faktör VII eksikliği Beagle, İngiliz Bulldog, Alaska Malamut, Miniatur Schinauzer, Boxer ve melez ırk köpeklerde belirtilmiştir. Hastalık kalıtsaldır. Genellikle, klinik olarak kendiliğinden kanama görülmemekle birlikte hayvanlarda ezik şekillenir veya cerahi işlemlerden sonra kanamalar uzun sürer. Uzun süren doğum sonu kanamalar belirtilmiştir. Faktör VII eksikliği testler sırasında tesadüfen belirlenir, PT uzar ve diğer test sonuçları normaldir.
Faktör VIII eksikliği (hemofili A) kedi ve köpeklerde en yaygın kalıtsal bir kanama bozukluğudur. Atlarda da görülmektedir. Hasta yavrularda doğumdan sonra uzun süren göbek kanamaları görülür. Cerrahi işlemlerden sonra da kanamalar uzun sürer. Faktör VIII aktivitesi normalin %5’inden daha az olduğunda aralıklı topallıkla birlikte hemartrozis, kendiliğinden hematom oluşumu, vücut başluklarında kanlı sıvı toplanması gözlenir. Bu faktör %5-10 arasında ise kendiliğinden kanama olmamakla birlikte, trauma ve cerrahiden sonra kanamalar uzun sürer. Hasta kedilerde ve bazen küçük köpeklerde kendiliğinden kanama nadir görülür, fakat bunlarda da travma ve cerrahiden sonra kanamalar uzun sürer. Böyle hayvanlarda Faktör VIII konsantrasyonları %10’dan düşüktür ve ACT ve APTT uzamıştır. Von Willebrand faktörü (Faktör VIII ile ilgili antijen) kansantrasyonları normal veya normalden yüksektir. Taşıyıcı hayvanlarda Faktör VIII kansantrasyonları orta seviyede (%40-60) olup koagulasyon test sonuçları genellikle normaldir. Eğer hayvanlar 6 aylıktan küçükse, gelişmemiş karaciğer tarafından koagulasyon faktörleri yeterince üretilmediğinden teşhiste dikkatli olunmalıdır.
Faktör IX eksikliği (hemofili B) Faktör VIII ekisikliğine göre daha az görülür. Çeşitli kedi ve köpek ırklarında belirtilmiştir. Bozukluk kalıtsal olup klinik belirtiler faktör VIII eksikliğininkine benzer. Faktör IX konsantrasyonu derece düşük (<%1) hayvanlar genellikle doğumda veya kısa süre sonra ölür. Faktör IX’u %5-10 arasında olanlarda kendiliğinden hematomlar, hemartrozlar, vücut boşluklarında kanlı sıvı birkimleri veya organ kanamaları oluşur. Cerrahi işlemlerden sonra kanamalar uzun sürebilir. Bazı hayvanlar travma veya cerrahi işlemlere kadar asemptomatiktir. ACT ve APTT uzamıştır. Faktör IX’u %40-60 olan taşıyıcı hayvanlar asemptomatik olup koagulasyon test sonuçları normaldir. Tedavide taze veya donmuş plazma (6-10 ml/kg, kanama duruncaya kadar her 12 saaate) transfüzyonu gerekir. Çoğu defa, karın ve göğüs boşluklarına, CNS veya yüzeysel kaslar arasına iç kanama meydana gelir ve bir krize kadar fark edilmeyebilir.
Faktör XI eksikliği Kerry Blue Terrier’lerinde, dişi bir ingiliz Springer Spaniel’inde, dev bir Pyrenees köpeğinde ve Holstein sığırda teşhis edilmiştir. Hafif eksiklikler egnellikle belirlenemez. Faktör XI’in şiddetli eksiklikleri (normalin %30-40’ı veya daha düşük) travma ve cerrahiden sonra hafif kanamalara neden olabilir. Kanama eğilimleri genellikle acil olmayıp 3-4 gün gecikmeli olabilir. ACT ve APTT değerleri genellikle uzar. Taze veya donmuş plazma trasfüzyonları (6-10 ml/kg) kanamayı durdurmaya yeterlidir. Transfüzyonları tekrar etmek gerekebilir.
Faktör XII eksikliği bir Alman kısatüylü Pointer’inde, bir Standart Poodle’da belirtilmiştir. Hasta hayvanlarda klinik kanama olmaz. Eksiklik genellikle koagulasyon testleri yapılırken tesadüfen fark edilir. ACT ve APTT uzar. Faktör XII eksiklikli insanlar, kanama olmasa da trombozise veya enfeksiyonlara predispozedirler. Bu da faktör XII’nin fibrinolizde ve komplement aktivasyonundaki normal rolüne atfedilmektedir. Hayvanlarda trombozise ve enfeksiyona eğilim söz konusu değildir. Faktör XII eksikliği bir köpekte von Willebrand hastalığı, bir kedide de faktör IX eksikliği ile birlikte bulunmuştur, fakat kanama eğilimleri kötüleşmemiştir. Kuşlar, deniz memelileri ve sürüngenlerin plazmasında Faktör XII yoktur.
Prekallikrein eksikliği bir Poodle köpekte, bir minyatür at ailesinde ve bir Belçika at ailesinde belirlenmiştir. Genellikle kanama problemleri yoktur. Bir atta kastrasyondan sonra aşırı kanama olmuştur. Koagulasyon testleri yapılırken tesadüfen teşhis edilir. ACT ve APTT değerleri genellikle uzamıştır.
Edinsel Koagulasyon Protein Bozuklukları
Çoğu koagulasyon proteinleri öncelikle karaciğerde üretilir. Bu yüzden, nekrozis, yangı, neoplazi veya sirozla karakterize karaciğer hastalığı sırasında koagulasyon proteinlerinin (özellikle Faktör VII, IX, X ve XI) üretimi azalır. Çeşitli koagulasyon proteinleri nispeten az ömürlü olduğundan (4 saat-2 gün) şiddetli karaciğer hastalıklarında sekonder hafif ve belirgin eksiklikler gelişir. Karaciğer hastalıklı köpeklerin yaklaşık yarısında APTT veya PT (ya da her ikisi) uzar, bu da faktör seviyesinin %30’dan düşük olduğu anlamına gelir. Karaciğer biyopsi örneği almadan önce çoğu defa koagulasyon testleri yapılır. Şiddetli karaciğer hastalıkları, yaygın intravasküler koagulasyona da neden olabilir. Bir akut faz reaktanı olan fibrinojen ve von Willebrand faktörü (karaciğer dışında üretilir) karaciğer hastalığında artar.
Antikoagulan rodentisitlerin yenmesi ile (kedi ve köpekler tarafından) fonksiyonel vitamin K’ya bağlı faktörler üretilmez ve koagulopati meydana gelir. İnaktif prekürsör koagulasyon faktörleri II, VII, IX ve X hala karaciğer tarafından üretilir, fakat inaktif prekürsörlerin gamma-karboksilasyonu karaciğerde meydana gelmez. Bu da aktif vitamin K’nın yeniden siklüsü için gerekli olan epoksit-redüktaz enziminin rodentisit tarafından inhibe edilmesi yüzündendir. İki sınıf rodentisit vardır: kümarin bileşikleri (warfarin, kümafuril, brodifakum ve bromadiolon) ve indanedion bileşikleri (difasinon, pindon, valon ve klorofsinon). Bununla birlikte, kümarinlerin yarılanma süresi (55 saat) indanedion bileşiklerinden çok daha kısadır (15-20 gün). Hasta hayvanlarda hematom (özellikle basınç noktaları üzerinde) ve derin ve yüzeysel dokuların ezikliği oluşabilir. Çoğu defa, zehirin yenmesinden ilk 24 saat içinde hayvanlarda kanama oluşmaz. APTT, PT ve ACT genellikle uzar. Faktör VII, vitamin K’ya bağlı koagulasyon proteinlerinin en kısa sürelisidir; bu yüzden diğer testlerden önce PT çoğu defa anormaldir ve tedaviye cevap olarak da kullanılabilir. Kümarin zehirlenmesinde vitamin K1 (0.25-2.5 mg/kg, PO, 4-6 gün) tavsiye edilir. İndanedion zehirlenmesinde ise daha yüksek vitamin K1 dozları (5 mg/kg, PO, 3-6 hafta) gerekebilir. Vitamin K1’in yüksek dozları sürekli kullanılmalıdır, zira 4 mg/kg ve 5 gün verilen köpeklerde Heinz cisim anemisi belirlenmiştir. Vitamin K1 İV verilmemelidir, zira anafilaktik reaksiyonlara neden olabilir. Vitamin K3 tedavide faydalı değildir.
Yaygın intravasküler koagulasyon (DIC) kaogulasyon proteinlerinin, fibrinolitik proteinlerin ve trombositlerin yoğun aktivasyonu ve tüketilmesi ile katrakterize bir sendromdur. Primer bir hastalık olmayıp çok sayıda tetikleyici faktöre (bakteriyel viral, riketsiyal, protozoal veya paraziter hastalıklar; ısı çarpması; yanıklar; neoplazi veya şiddetli travma) bağlı sekonder olarak gelişir. Akut, şiddetli DIC’de klinik belirti olarak kanama kontrol edilemez ve normal bir pıhtı oluşamaz. Klasik olarak, bütün koagulasyon testleri (ACT, APTT, PT, trombin zamanı) uzar ve fibrin (veya fibrinojen) parçalanma ürünleri artar. Aynı zamanda, fibrinojen ve trombosit konsantrasyonları düşüktür. Ölüm, yoğun mikrotrombozis veya dolaşım yetmezliğine (tek veya birçok organ yetmezliğine yol açar) bağlıdır. Eğer hayvan yaşarsa DIC kronikleşir. Koagulasyon proteinlerinin ve trombositlerin sırasıyla karaciğer ve kemik iliği tarafından telafi olarak üretimi, koagulasyon testlerinin sonuçlarını değiştirebilir ve hatta normal sınırlar içinde veya kısalmış bulunabilir, trombosit sayısı da normal olabilir. Bununla birlikte, DIC genellikle en azından üç koagulasyon test sonucuna göre belirlenebilir. Atlarda fulminant DIC’te bile çoğu defa hiperfibrinojenemi vardır, zira onların karaciğerleri daha fazla fibrinojen üretebilir. Tedavi esas probleme yönelik olmalıdır. Destekleyici tedavi de gerekir. Etkili dolaşım volümünü korumak için dengeli elektrolit solüsyonlar kullanılmalıdır. Heparin kullanımı tartışmalıdır ve yeterli antitrombin III aktivitesi elde etmek için plazma ile birlikte kullanılmalıdır.
TROMBOSİT BOZUKLUKLARI
Trombosit bozuklukları 4 kategoriye ayrılabilir: doğmasal ve edinsel trombositopenilerle doğmasal ve edinsel fonksiyonel bozukluklar.
Doğmasal Trombositopeni
Fetal ve neonatal alloimmun trombositopeni fetal trombositler üzerindeki paternal bir antijene karşı meternal antikorların üretilmesi ile meydana gelir. Deneysel olarak sığır kolostrumu ile beslenen bir grup kuzuda, tam kanda trombositopeni görülmüş ve trombositler önemli oranda azalmıştır. Trombositlere karşı antikorların varlığından şüphe edilmiş ve kolostrumun alındığı sığırların koyun kanına karşı immunize edildiği ortaya konmuştur.
Gri Collie köpeklerde siklik hematopoiezis 12 günlük sitopeni siklüsü ile katekterizedir. Bütün kemik iliği kök hücreleri etkilenir, fakat nötrofiller ömürleri kısa olduğu için (genellikle <24 saat) en çok etkilenirler. Hafif veya şiddetli trombositopeni görülebilir ve aşırı kanama olabilir. Bu otozomal resesif bozukluk öldürücü olup etkilenen köpekler genellikle 6 aylık olmadan önce enfeksiyonlardan ölür. Yoğun antibiyotik tedavisi yapılan köpekler bile nükseden enfeksiyonlara bağlı kronik antijenik stimulasyondan kaynaklanan sekonder amiloidozisle 3 yıl civarında ölür. Rekombinant granülosit kolonisini uyaran faktör (G-CSF) ile tedavi, köpeklere ait olmayan proteinlere karşı antikorlar üretilmeden önce nötropenik siklüsü azaltmada geçici başarı sağlar.
Edinsel Trombositopeni
Kedi ve köpeklerde sık olarak, atlarda daha az ve diğer türlerde nadiren edinsel trombositopeni gelişir. Çeşitli nedenleri olmakla birlikte en çok immunolojik veya direk trombositlerin yıkımı ile ilgilidir.
Ehrlichial hastalıklar (Ehrlichia platys ve E canis tarafından oluşturulan) köpeklerde hafif ila şiddetli trombositopeniye neden olur. Ehrlichia platys enfeksiyonunun (köpeklerin enfeksiyöz siklik trombositopenisi) akut dönemi genellikle hafif, çoğu defa da siklik trombositopeni ile karekterizedir. Kronik enfeksiyonlarda ise çoğunlukla hafif ila orta derecede trombositopeni söz konusudur. Enfekte köpeklerin trombositlerinde bazen morula (tek veya çok, yuvarlak veya oval bazofilik inklüzyonlar) belirlenebilir. Trombositopeni, klinik kanama eğilimlerine neden olacak kadar şiddetli olur. Keneler muhtemel vektörlerdir. E canis ile enfeksiyonlar total leukosit sayısında, hematokrit ve trombosit sayısında çeşitli değişikliklerle karekterizedir. Akut enfeksiyonlarda, genellikle trombositopeni ve muhtemelen anemi veya leukopeni bulunurken kronik enfeksiyonlarda, trombositopeni veya anemi olabilir veya olmayabilir; bununla birlikte, çoğunlukla leukositozis ve bazen hiperglobulinemi (monoklonal veya poliklonal) vardır. Enfekte köpeklerde epistaksis, melena, diş eti kanamaları, retinal kanama, hematom oluşumu ve damar delinmesi veya cerrahi işlemden sonra uzun süren kanama görülebilir. İmmunolojik ve yangısal mekanizmalar trombosit azalmasına ve hayat sürelerinin kısalmasına yol açar. Bununla birlikte, bazen trombositopeni olmadan da kanama eğilimleri bulunur. Hiperglobulinemi, edinsel bir membran defektine bağlı trombosit fonksiyonunun değişmesi ile birlikte seyretmektedir.
Primer bağışıklıkla ilgili trombositopeni (idiopatik trombositopeni veya trombositopenik purpura da denir) ya dolaşımdaki trombositlerin ya da daha az olarak kemik iliği megakaryositlerinin bağışıklıkla ilgili yıkımı ile karekterizedir. Bu tablo atlarda ve köpeklerde görülür. Klinik belirtiler deri veya diş etinde peteşiler ve ekimozlar, melana veya epistaksistir. Trombosit sayısı düşük (<100.000/µL) ve trombosit hacmi küçüktür. Dolaşımdaki trombositlerin veya kemik iliğindeki megakaryositlerin antikorlar tarafından hedeflenip hedeflenmediğini anlamak için megakaryositlerin değerlendirilmesi (kemik iliği aspirasyonu ile) ile anlaşılır. Hasara uğrayan trombositlerden salınan trombosit faktör 3 için yapılan bir test güvenilir değildir ve piyasada bulunmamaktadır. Megakaryositler üzerindeki antikorları belirlemek için immunofloresans testi yapılmaktadır. Bunun için yeterli miktarda kemik iliği örneği almak gerekir. Trombosite bağlanan antikorları belirlemek için kullanılan ELİSA testinin sensivitesi %94 iken primer bağışıklıkla ilgili trombositopeni için çok spesik değildir. Kortikosteroidlerin kullanımı (önce yüksek dozda başlanır, sonra düşürülür) tavsiye edilir. Danazol ve askorbat da kullanılır. Nükseden trombositopeni dönemleri olan hayvanlarda splenektomi yapılır. Kemik iliği megakaryositlerinden trombositlerin salınmasını artırmak için vincristin kullanılır, fakat trombositlerin immun yıkımını azaltmada faydası tartışmalıdır.
Aşıya bağlı trombositopeni köpeklerde modifiye canlı adenovirus ve paramiksovirus aşıları ile tekrar aşılamalarda meydana gelmektedir. Tekrar aşılamadan 3-10 gün sonra trombositopeni oluşmaktadır. Trombositopeni genellikle geçici olup hafif seyreder. Trombositopeni trombosit yüzeylerine tutunmuş viral antijenlere karşı antikor üretimine veya antijen-antikor kompleklerinin trombosit yüzeylerine spesifik olmayan bir şekilde bağlanmalarına bağlı olarak gelişebilir.
İlaca bağlı trombositopeni köpekler, kediler ve atlarda belirtilmektedir. Östrojen, kloramfenikol, fenilbutazon, difenilhidantuan ve sulfonamidlerin kullanılmasından sonra kemik iliğinde megakaryositlerin ya da jeneralize kemik iliği kök hücrelerinin baskılanmasına bağlı olarak meydana gelir. Sülfisoksazol, aspirin, difenilhidantuan, asetaminofen, ristosetin, levamizol, metisilin ve penisilin kullanılmasından sonra da trombosit yıkımı ve tüketimi artar. İlaç reaksiyonları idiosikraziktir ve bu yüzden önceden bilinemez.
Doğmasal Trombosit Fonksiyon Bozuklukları
Konjenital trombosit fonksiyon bozuklukları trombosit yapışmasını, çökelmesini veya sekresyonunu etkiler. Trombosit içindeki fonksiyonların test edilmesi özel ekipman gerektirdiği için bu bozuklukların insidansı tam olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte ilaç kullanılmayan ve koagulasyon testleri normal olan bir hayvanda kanama bozukluğu (özellikle mukozal kanama veya yüzeysel peteşiler) varsa o zaman içsel bir trombosit defektinden şüphe edilmelidir.
Konjenital içsel trombosit fonksiyon bozuklukları: Chédiak-Higashi sendromu leukositler, melanositler ve trombositlerde anormal granül oluşumu ile karekterize otozomal resesif bir bozukluktur. Defekt mikrotübül oluşumu gibi görünmektedir; bu yüzden granüller (sayıca az fakat anormal derecede iri) çok sayıda hücre tipinde belirgindir. Leukositlerin fagosite etme yetenekleri trombositlerin de çökelmeleri azalır. Trombositler yoğun granüllerden yoksundur ve ADP ve serotonin depoları önemli derecede azdır.
Köpeklerde trombopati Bassett köpeklerinde belirtilmektedir. Bunlarda epistaksis, peteşi, diş eti kanamaları görülür. Trombositler anormal fibrinojen reseptör konumundadır ve yoğun granül salınımı bozulur. Mukozada kanama ve peteşileri ile birlikte normal trombosit sayısı ve von Willebrand faktörüne sahip Bassett köpeklerinde trombapatiden şüphe etmek gerekir. Bu bozukluğun özel tanısı özel trombosit fonksiyon testi gerektirir.
Sığırlarda trombopati Simmental sığırlarda görülen kalıtsal trombosit fonksiyon bozukluğudur. Hastalarda kanama hafif ila şiddetli olabilir ve cerrahi veya travma ile daha da artar. Trombositlerin yapışma cevapları azalmıştır.
Trombostenik trombopati Otterhound’larda teşhis edilmiştir. Otozomal olarak nakledilir. Hastalarda kanamalar uzun sürer, delinen damar bölgelerinde ve hasar yerlerinde hematom oluşur. Kanda çok sayıda (tüm trombositlerin % 30-80’i), acaip, dev trombositler görülür. Membran glikoproteinleri II ve III azdır. ADP, kollajen veya trombin ile uyarılmasından sonra trombosit yapışması ve pıhtı büzüşmesi normal değildir.
Herhangi içsel trombosit fonksiyon bozuluğunun spesifik bir tedavisi yoktur. Şiddetli kanamalarda taze trombosit bakımından zengin plazma verilebilir. Hayvan anemik ise tam kan kullanılabilir.
Doğmasal Dışsal Trombosit Fonksiyon Bozuklukları: Von Willebrand hastalığı defektif ve von Willebrand faktör (Faktör II ile ilgili antijen de denir) eksikliğine bağlıdır. Köpeklerdeki en yaygın (prevalansı % 10-70) kalıtsal kanama bozukluğu olup kedi, tavşan ve domuzlarda da bildirilmektedir. Kalıtsallığın iki şekli vardır. Yaygın olanında homozigotlar ve heterozigotlar değişik derecede kanama eğilimindedir. Daha az yaygın olanında ise homozigotlar genellikle öldürücüdür, heterozigotlar asemptomatik taşıyıcıdır. Hastalarda diş eti kanaması, epistaksis ve hematüri bulunabilir. Bazı yavrularda cerrahi işlemden sonra aşırı kanama meydana gelebilir. Von Willebrand faktörü, koagulasyon faktörü III ile kompleks bir şekilde dolaşımda bulunur ve trombositlerin subendotelial yüzeylere yapışmasını sağlar (ilk pıhtı oluşumu). Defektif veya eksik von Willebrand faktörü, trombositopeni veya içsel trombosit defektlerine bağlı bozuklukları taklit eder. Koagulasyon testlerinin normal ve trombosit sayısının yeterli olduğu kanamalı hastalarda von Willebrand hastalığından şüphe edilmelidir. Bazen, hasta hayvanlarda Faktör III eksiktir ve bu yüzden APTT ve ACT uzar. Von Willebrand faktörünü ölçen testler diagnostiktir. Bu hastalıktan şüphe edilen hayvanlarda normal trombosit fonksiyonunu engelleyen ilaçlar kullanılmamalıdır. Taze kan veya taze plazma transfüzyonu (6-10 ml/kg) etkilidir.
Mevcut hemostatik anormallikler von Willebrand hastalığını artırabilir. Hipotroidizm bu hastalıkla birlikte olabilir.
Edinsel Trombosit Fonksiyon Bozuklukları
Bağışıklıkla ilgili trombositopenili köpeklerde edinsel trombosit defekti bulunabilir. Trombosit sayısı çok düşmediği halde aşırı kanama eğilimi olabilir. Bağışıklıkla ilgili trombositopenili köpeklerde düşük trombosit sayısı ile birlikte anormal trombosit fonksiyonu kanama eğilimlerine katkıda bulunabilir.
Edinsel trombosit fonksiyon bozuklukları ile birlikte seyreden birkaç hastalık vardır. Çoklu myeloma ile birlikte seyreden hiperglobulinemi hemostatik fonksiyon bozukluğuna neden olan bir trombosit membran defektine yol açar. Üremiye neden olan renal hastalıklarda, trombosit yapışması ve çökelmesi azalır. Karaciğer hastalığında (koagulasyon protein eksikliği olsun veya olmasın) trombosit sayısında bozukluklar şekillenir. Felin leukemi virus megakaryosit ve trombositlerde kopyalanır ve birikir; bu hastalıkta, kemik iliği kök hücrelerinin aplazisi veya hipoplazisi, enfekte trombositlerin immun yıkımı veya trombositlerin ekstravasküler olarak (lenfoid dokular içinde) toplanması trombositopeniye katkıda bulunabilir.
Çok sayıda ilaç trombosit fonksiyonunu bozabilir. Trombosit reseptör bağlanmasını bloke eden veya trombosit membran yükünü veya geçirgenliğini değiştiren ilaçlar furosemid, penisilin, karbenisilin, lidokain, fentolamin, ve klorpromazindir. Trombosit yüzeyinde alınan mesajların iletilmesini durduran ilaçlar kafein, teofilin, dipiridamol ve papaverindir. Trombosit cevaplarını (yapışma, sekresyon veya tromboksan üretimi) durduran ilaçlar da aspirin, indometasin, asetaminofen, fenilbütazon, tiklopidin, pentobarbital ve sülfinpirazondur. Hemostatik bir defektle seyreden bir başka bozukluk bulunmadıkça ilaca bağlı trombosit fonksiyon bozulması klinik kanama problemlerine neden olmayabilir.
DAMAR BOZUKLUKLARI
Doğmasal Damar Bozuklukları
Kutanöz astenia (Ehlers-Danlos sendromu) tip I kollajen olgunlaşmasındaki bir defekt tarafından oluşur. Bu, kan damarlarının yapısal desteğinin zayıflamasına neden olur. Bu bozukluk evcil hayvanlarda nadiren görülse de kedi, köpek, at, sığır, koyun ve insanda belirtilmektedir. En belirgin klinik semptom derinin aşırı uzaması ve kolayca yırtılmasıdır. Tedavisi yoktur.
Edinsel Damar Bozuklukları
Birkaç hastalık şiddetli, çoğu defa jeneralize vaskülitise neden olur ve kanama bozuklukları ile karekterizedir.
Kayalık Dağ Lekeli fever Rickettsia rickettsii tarafından oluşturulur. Bu etken Dermacantor varibilis ve D andersoni keneleri ile nakledilir. Etkenler endotelial hücreleri istila ederek perivasküler ödem ve hemoraji ile birlikte hücre ölümüne neden olurlar. Trombositopeni ile birlikte değişik derecede koagulasyon aktivasyonu meydana gelebilir. Enfekte köpeklerde epistaksis, peteşiyel ve ekimotik kanamalar, hematüri, melena veya retinal kanamalar bulunabilir. Şiddetli tabloda yaygın intravasküler koagulasyon oluşabilir.
Köpeklerde herpesvirus genellikle 7-21 günlük yavruları etkiler. Perivasküler hemoraji jeneralize nekrozlu vaskülitis ile birlikte seyreder. Hastalık genellikle çabuk öldürür ve çoğu yavru belirtilerin görülmesinden 24 saat içinde ölür.
PATOLOJİK TROMBOZİS
Primer veya Kalıtsal Antikoagulant Bozuklukları
Antikoagulant proteinleri doğmasal eksik çocuklar doğumdan hemen sonra ölür. Evcil hayvanlarda ise herhangi bir antikoagulan protein eksikliği bilinmemektedir.
Sekonder veya Edinsel Antikoagulant Bozuklukları
Hayvanların bazı hastalıklarında trombozis riski yüksektir. Kardiomiyopatili kedilerde (daha çok dilate formunda) aorta veya brachial arterde büyük tromboemboli oluşabilir. Protein kaybına neden olan böbrek hastalıklı, hiperadrenokortisizmli, aterosklozisle birlikte seyreden hipotroidizmli ve nadiren otoimmun anemili köpeklerde trombozis görülmektedir. Sistemik yangısal hastalıklı (kolik, laminitis, ehrlichial kolitis gibi) atlarda trombi ve tromboemboli görülmektedir.
Protein kayıplı böbrek hastalıklarında (ör, glomerulopatiler, nefrotik sendrom, renal amiloidozis) antitrombin III eksikliği söz konusudur. Antitrombin III 57.000 kD molekül ağırlığına sahip olup albümine benzer (60.000 kD). Bu yüzden, albümin kaybına neden olan glomerüler lezyonlar antitrombin III kaybına da yol açarlar. Böbrek hastalığında belirlenen diğer anormallikler agonistlere trombositlerin yüksek oranda cevap vermesi, prokoagulant aktivitelerinin yüksek ve antiplazmin aktivitesinin düşük oluşudur. Günümüzde, trombozisin etiyolojisinin çok faktörlü olduğu düşünülmektedir.
Hiperkolesterolemide tromboembolizm riski yüksektir. Bu durumda endotelial ve trombosit membran fosfolipid konsantrasyonlarının değiştiği ve bunun da damar hasarına ve agonistlere trombosit cevabının artmasına neden olduğu sanılmaktadır. Trombositlerde siklooksijenaz yoluyla tromboksan üretimi artmaktadır. Hiperkolesterolemi ile karekterize hastalıklar hiperadrenokortisizm, diabetes mellitus, nefrotik sendrom, hipotroidizm ve pankreatitistir. Bunların hepsinde trombus oluşma riski fazladır (en çok pulmoner trombozis).
Kardiomiyopatili kedilerde tromboembolizm riski fazladır. Endomiyokardial lezyonların ve kalp boşluklarından ve miyokardial fonksiyonun değişmesine bağlı olarak kalp kapaklarından kanın dönerek akışının (turbulans) trombus oluşumunu başlattığı sanılmaktadır. Antikoagulant veya fibrinolitik proteinlerin eksiklikleri görülmemektedir. Antitrombin III belirgin olarak arttığında koruyucu faydalar sağlamaması ilginçtir. Hipertroidizme bağlı sekonder kalp hastalıklı kedilerde çoğu defa kalbin fonksiyon bozukluğunun klinik belirtilerini hafifleten ilaçlar (ör, propranolol, atenolol veya diltiazem) kullanılmaktadır. Bu ilaçlar, trombositlerin agonistlere cevap verme özelliğini değiştirerek yüksek trombozis riskine karşı korumaktadır.
Kolikli atlarda endotoksemi durumunda plazminojen aktivitesi ve protein C antijen konsantrasyonu düşüktür. Böyle atlarda tromboz oluşma riski ve ölüm oranı yüksektir. Laminitis, çeşitli şiddetli sistemik hastalıkların sonucudur. Laminitisin erken döneminde tırnak laminasının damarlarında mikrotrombiler belirlenmektedir. Endotoksinin damarlar üzerine direk etkilerinin olduğu ve koagulasyon sürecinde kontak faktörleri aktive ettiği sanılmaktadır. Ödem, damarlara basınca bağlı sekonder lamina işemisi ve muhtemelen koroner band hizasında kan geçişi de endoteliuma hasar verir. Dolaşım tekrar sağlandığında, tekrar perfüzyon hasarı oluşur ve korunmasız subendotelial kollajen trombozu kolaylaştırır.
Trombi veya tromboembolili bir hayvan için en uygun tedavi, esas hastalığın teşhisi ve kontrolü ile birlikte destekleyici bakım yapılmasıdır. Yeterli doku perfüzyonunun kontrolü kritiktir. Pıhtının çözülmesi ve nüksün önlenmesi antikoagulanlarla (ör, heparin ve kümarin) yapılır. Heparin, antitrombin III’ün etkisini kolaylaştırmakla birlikte, etkili ve yeterli mktarda antitrombin III bulunmalıdır. Protein kaybına yol açan böbrek hastalıklı köpeklerde ve enterotoksemili atlarda heparin tedavisinden önce plazma transfüzyonu gerekebilir. Önlem ve kontrolde kümarin kullanmak tedaviye göre daha faydalıdır. Pıhtı çözülmesini artırmak için fibrinolitik bileşikler de kullanılmaktadır. Fibrinolitik etki bakımından doku plazminojen aktivatörü, streptokinaz ve ürokinazdan daha etkilidir. Önceden geçirilen streptokok enfeksiyonlarının bir sonucu olarak streptokinaza karşı doğal antikor şekillenir. Kullanılacak streptokinaz, bütün antikorları nötralize edecek, fakat kanama ile sonuçlanan sistemik bir fibrinolitik durum yaratmayacak miktarda olmalıdır.
LEUKOSİT BOZUKLUKLARI
LEUKOSİTOZİS ve LEUKOPENİ
Leukositler parçalı nötrofiler, çubuk nötrofiller, lenfositler, monositler, eozinofiller ve bazofilerden ibarettir. Bu hücrelerin üretim yerleri, perifer dolaşımdaki süreleri ve yeniden dolaşıma girmeleri, damar dışına göçleri ve damar içine salınmalarını etkileyen uyarıları değişiktir. Türlere göre sayıları da değişiktir.
Leukositozis dolaşımdaki toplam leukosit sayıdaki artışı, leukopeni de azalmayı ifade eder. Leukosit sayısındaki değişiklikler, hücrelerin şekilsel görünümü ve her tür için referans değerlerle karşılaştırılarak değerlendirilir. Tipik olarak, yeni doğanlarda total leukosit sayısı daha değişkendir ve çoğunlukla yetişkinlerden daha fazladır. Genç hayvanların hemogramını değerlendirmede (özellikle lenfositlerin nötrofillerden daha çok olduğu türlerde) yaş ile ilgili referans değerler kullanılmalıdır. Bu lenfopeninin ayırt edilmesini engelleyebilir. Genel olarak, leukositlerin ayırt edici özellikleri cinsel olgunluk civarında şekillenir.
Herhangi hücre tipindeki artışlar “fili” veya “sitozis” (ör, nötrofili, lenfositozis, vs), azalmalar da “peni” veya “sitopeni” (ör, nötropeni, lenfopeni, vs) olarak ifade edilir. Parçalı olmayan (çubuk) nötrofillerdeki bir artışa sola kayma denir. Bu da rejeneratif veya dejeneratif olabilir. Rejeneratif sola kaymada leukositozis nötrofiliye bağlı olup çubuk nötrofillerin sayısı parçalıları geçmez. Dejeneratif sola kaymada ise leukositozisle birlikte çubuk nötrofillerin sayısı parçalılarınkini geçer. Bazen, belirgin periferal leukositozisi her iki sola kaymanın büyüklüğüne ve total leukosit artışına bağlı granülositik leukemiden ayırt etmesi zordur. Total leukosit sayısı at ve sığırlarda 30.000/µL’i, kedi köpeklerde 75.000/µL’i geçerse ve yangıya bağlı sola kayma ve nötrofili varsa bu reaksiyonlara leukemoid cevap denir.
Granülositler
Granülositler nötrofiller, eosinofiller ve bazofillerden oluşur. Bunlar kemik iliğinde miyeloblasttan üretilir. Üreme-mitotik havuz miyeloblastlar, promiyelositler ve miyelositlerden (kemik iliği miyeloid hücrelerinin %20’sini oluşturur) oluşur. Depo-olgunlaşma havuzu (kemik iliği miyeloid hücrelerin %80’ini oluşturur) metamiyelositler, çubuk nötrofiller ve parçalı nötrofillerden oluşur. Olgunlaşma sırasında, nötrofiller önce primer granülleri oluşturur (daha sonra koybolur). Miyelosit dönemi boyunca, granülositler özel granüller oluşturur (bunlar karekteristik boyanma affinitesine sahiptir; örneğin bazofiller için bazofilik, eozinofiller için eozinofilik ve nötrofiller için nötral). Bu sitoplazmik granüller mikrobial ve paraziter enfeksiyonlara karşı vücudu korumak için görev yapar.
Nötrofiller: Perifer kanda nötrofiller normalde olgundur (parçalı). Perifer kana giren nötrofillerin yaşam süreleri yaklaşık 6 saat olup endotelyuma yapışırlar; gerektiğinde, öncelikle fagositozis yapmak ve bakteriyi enzimatik olarak öldürmek üzere dokulara geçerler. Sonradan dolaşıma geri dönmezler. Perifer kanda nötrofillerin normal sayıları, düzenli olarak kemik iliğinden tamamlanarak korunur. At ve sığırlarda nadirse de bazı türlerin (domuz ve köpek gibi) perifer kanında normal olarak az sayıda genç (çubuk) nötrofiller bulunabilir.
Nötrofil sitoplazmasındaki şekilsel değişiklikler (toksik granülasyon, diffuz sitoplazmik bazofili, sitoplazmik vakuoller ve Döhle cisimleri gibi) sistemik bakteriyel enfeksiyonlar ve şiddetli yangı sırasında meydana gelebilir ve bunlara “toksik değişiklik” denir. Aynı sistemik hastalığa dolaşımdaki bütün leukositler maruz kalsa da toksik değişiklik sadece nötrofiller için değerlendirilir. Toksik değişiklik, etkilenen nötrofil sayısına ve toksik değişikliğin şiddetine göre subjektif olarak hafif, orta ve belirgin şeklinde derecelendirilir. Bunun klinik önemi, toksik değişikliğin tipi ve onun şiddetine dayanır. Toksik granülasyon, nötrofiller içinde pembe-mor intrasitoplazmik granüllerin varlığı ile kendini gösterir. Bu granüller, nötrofilin primer granüllerini (aynı boyanma affinitesine sahip) temsil eder. Diffuz sitoplazmik bazofili ve sitoplazmik vakuolleşme, çoğunlukla birlikte oluşur. Sitoplazmik bazofili, kalıcı ribozomlara, sitoplazmik vakuolleşme ise muhtemelen hücrenin kendi kendini sindirmesine bağlıdır. Döhle cisimleri nötrofiller içinde solgun mavi intrastoplazmik inklüzyonlar şeklinde görülür. Döhle cisimleri çok sayıda olduklarında bile genellikle hafif bir toksik değişikliği gösterir. Bunlar sağlıklı kedilerde bile görülür. Bakteri toksinleri en şiddetli toksik değişikliklere neden olur. Toksik granülasyon, diffuz sitoplazmik bazofili veya sitoplazmik vakuolleşme, orta veya çok sayıda perifer nötrofillerde bulunduğunda şiddetli toksik değişiklik söz konusudur. Birçok şiddetli toksik nötrofil prognozun kötü olduğunu ifade eder. Birman kedilerinde otozomal resesif bir durum, nötrofillerde ince sitoplazmik eozinofilik granüllere nedene olur ve bunlar toksik granülasyonla karıştırılır; böyle kedilerde nötrofil fonksiyonu normaldir. Metabolik depo hastalıklarında leukositlerde metakromatik intrastoplazmik granüller görülebilir.
Yangıyla oluşan nötrofilinin büyüklüğü kemik iliğindeki granülosit deposuna, kemik iliğinin hiperplazisine ve dokulara leukosit göçüne bağlıdır. Kemik iliği deposu köpeklerde oldukça büyükken sığırlarda çok daha azdır. Nötrofili leukositozisin yaygın bir nedeni olup genellikle bakteriyel enfeksiyonlar ve yoğun doku nekrozisi ile seyreden durumlarla (yanıklar, travma, ağır cerrahi ev yangılı neoplazmlar gibi) ortaya çıkar. Koloni-uyaran faktörleri üreten neopazmalar, Hepatozoan canis enfeksiyonları, leukemialar ve kapalı-boşluk enfeksiyonlarında aşırı leukositozis (>100.000/µL) görülebilir. Piyometra ve abselerde, boşluk duvarı nötrofillerin enfeksiyon yerine göçünü durdursa da leukosit kemotaksik maddelerin salınımını etkilemez. Net etki periferal nötrofil sayısının artmasıdır. Bu durumda çoğunlukla çubuk nötrofiller artar (rejeneratif sola kayma).
Nötropeni nötrofillerin marjinasyonuna (yalancı nötropeni), aşırı doku hasarına veya nötrofillerin yıkımına ya da azalan veya etkisiz granülopoiezise bağlı olabilir. Her türde şiddetli bakteriyel enfeksiyonlar, özellikle gram negatif septisemi veya endotoksemi durumunda nötropeni meydana gelebilir. Hayvanlarda, nötrofillerin yıkımı bağışıklıkla da ilgili olabilir. Bu yüzden, atlarda antinötrofil antikorlarını belirlemek için testler geliştirilmiştir. İdiosinkrazik ilaç reaksiyonları (ör, köpeklerde sülfonamidler, penisilinler, sefalosporinler, fenilbutazon; kedilerde kloramfenikol) nötropeniye veya bazen pansitopeniye neden olabilir. Felin leukemi virus nötropeniye yol açar.
Eozinofiller: Mast hücreleri veya bazofiller tarafından IgE stimülasyonuna cevap olarak salınan ürünleri etkileyen enzimleri içerirler. Örneğin, bazofiller veya mast hücreleri tarafından salınan histamin eozinofillerdeki histaminaz tarafından etkinleştirilir. Eozinofilerin stoplazmik granülleri parazit öldürülmesinde etkili proteinleri içerir. Eozinofili, allerjik cevapları ve hipersansiviteyi artıran maddeler (ör, histamin ve benzer maddeler) ve IgG tarafından oluşturulur. Eozinofiller paraziter enfeksiyonlara, özellikle doku göçü yapanlara cevap olarak konakçı dokuları ile parazit kitininin teması yüzünden artar. Dirofilariazisli köpeklerin yaklaşık %50’sinde eozinofili görülür. Bitlere bağlı eozinofili konakçının duyarlılığı ve enfeksiyonun şiddetine bağlıdır. Eozinofili ayrıca gastrointestinal, ürogenital, deri ve solunum kanalları yangılarında da meydana gelebilir. Kedilerde hipereozinofilik sendrom’dan bahsedilmektedir. Bu durumda 6 ay süreyle eozinofil sayısı >1500/µL olup eozinofillere bağlı doku infiltrasyonu ve organda fonksiyon bozukluğu şekillenir. Etiyoloji de belirlenemez. Daha az olarak neoplaziye bağlı periferal eozinofili oluşabilir. Lokalize eozinofilik doku lezyonlarında periferal bir eozinofili oluşmaz (örneğin, kedilerdeki eozinofilik granüloma dermatopatileri ve oral lezyonlar). Leukosit formülü eozinopeniyi belirleyecek kadar yeterli duyarlılıkta değildir. Tekrar ölçümlerde eozinofilerin olmaması eozinopeni’yi gösterir. Bu, en çok kortikosteroid (stres) leukogramlarında görülür.
Bazofiller: Bütün evcil hayvanlarda bazofiller nadir bulunur. Bazofil granülleri histamin, heparin ve sülfatlı mukopolisakkaritleri içerir. Her ne kadar bazofiller ve mast hücreleri benzer fonksiyonlara sahipseler ve benzer enzim içerseler de bazofiller mast hücreleri değildir ve yaygın bir prekürsör hücre kanıtı yoktur. Türler arasında, normal periferal kan bazofil sayısı doku mast hücreleri ile ters orantılıdır. Örneğin, köpeklerde mast hücreleri dokularda çok fazla olduğu halde bazofiller kanda nadir bulunur. Periferal bir bazofili yaygın olmamakla birlikte, bazı kalp hastalıklı (ve sistemik antijeneminin diğer nedenleri) veya patolojik lipemili (ör, karaciğer hastalığı, nefrotik sendrom ve kalıtsal hiperlipoproteinemiler) hayvanlarda meydana gelir. Bazopeni diagnostik açıdan önemli değildir.
Lenfositler
Lenfositler kemik iliği kök hücrelerinden kaynaklanır ve lenf düğümleri, dalak ve periferal lenfoid dokularda olgunlaşır. Olgun lenfositler B ve T hücreleri şeklinde ikiye ayrılır. B hücreleri (kemik iliği-bone marrow veya bursa baş harfi) plazma hücrelerinin prekürsörleri olup hümoral bağışıklık için gerekli antikorları üretirler. T hücreleri (timüs baş harfi) hücresel bağışıklığı (ör, histokompatibilite ve geciken hipersensitivite) sağlar. Dokudaki bir lenfosit damara geri dönebilir ve bazı lenfositler diğer leukositlerden daha uzun (haftalarca-yıllarca) yaşar.
Periferal bir lenfositozisin birçok nedeni vardır. Bıunlar fizyolojik lenfositozis (epinefrin), immun stimülasyon ve lenfositik leukemidir. İmmunolojik (antijenik) stimülasyon kronik yangılarda şekillenir ve reaktif (immunolojik olarak uyarılmış) lenfositlerin varlığı ile karekterizedir. Bu lenfositler daha bazofilik olup artan protein sentezine bağlı olarak bol sitoplazmalıdır. Orta veya belirgin derecede sistemik immunostimülasyona neden olan herhangi bir hastalıkta reaktif lenfositler meydana gelebilir. Ehrlichia canis ile enfekte köpeklerde intrastoplazmik azurofilik granüller içeren bazı hücrelerle birlikte lenfosit sayısı 17.000/µL olmaktadır. Sığırlarda kalıcı lenfositozis, B hücre hiperplazisi olup lenfosit sayısı 7000-15000/µL arasında değişir.
Lenfopeni yaygın bir leukogram anormalliğidir. En çok endojen (stres) veya eksojen kortikosteroidlere bağlıdır ve lenfositlerin erimesi veya yeniden dağılımının sonucudur. Lenfin damar dışına çıkması (ör, lenfanjiektazi, chylous effüzyonlar), lenfopoezisin bozulması, bazı viral enfeksiyonlar ve kalıtsal bağışıklık eksikliği hastalıkları (ör, Arap taylarda kombine immunodefisiensi hastalığı) gibi durumlarda lenfopeni görülür.
Monositler
Kemik iliğinde yapılır ve monoblastlardan promonositlere, sonra da monositlere dönüşür. Monositler kan dolaşımına girerler, yaklaşık 24-36 saat kalırlar ve dokulara geçerler ve orada doku makrofajları olarak (ör, Kupffer hücreleri) kalırlar. Monositler ve makrofajlar pinositozis ve fagositozis sağlayabilir. Bunlar dokuda, özellikle yabancı cisimlere cevap olarak çok çekirdekli dev hücreler oluşturabilirler. Monositler ve makrofajlar, koloni-stimüle eden faktörlerin ve yangısal cevapları düzenleyen sitokinlerin önemli bir kaynağıdır. Bu hücreler antijen işleyen hücreler olarak görev yaparlar. Kronik enfeksiyonlar (özellikle mikotik ve diğer granülomatöz enfeksiyonlar), endokarditis, bakteremi, kortikosteroid veya stres cevapları (özellikle köpeklerde) gibi durumlarda monositozis görülebilir. Monositopeni bazen görülmekle birlikte genellikle diagnostik öneme sahip değildir.
LEUKOGRAM
Fizyolojik Leukositozis: Leukositozis egzersiz veya heyacan sonucu şekillenebilir ve cevap artan epinefrinle değişir. Epinefrin marjinal depoyu merkeze çeker; bu yüzden, heyecanın etkisi ile total leukosit sayısı birkaç dakikada ikiye katlanır. Ayrıca, dalağın kasılması perifer dolaşıma leukosit ve eritrosit sağlar. Leukositozis genellikle sola kaymasız olgun nötrofiliye bağlıdır. Lenfositozis de bulunabilir (özellikle genç atlar ve kedilerde).
Kortikosteroidler ve Stres Leukogramı: Dışarıdan kortikosteroidlerin verilmesi veya endojen olarak kortikosteroid salınması tipik lenfopenili bir leukograma neden olur. Köpeklerde (dolaşımdaki leukositlerin en fazlası nötrofillerdir) kortikosteroidler leukositozise neden olur. Sığırlarda (lenfositler daha fazladır) ise kortikosteroidlerle leukosit sayısı nötrofili ve lenfopeninin derecesine bağlı olarak değişir. Nötrofil/lenfosit oranı genellikle tersinedir. Stres leukogramlarında olgun nötrofili, lenfopeni ve eozinopeni şeklindedir. Nötrofili damar endoteline yapışmanın azalmasına, dolaşım süresinin uzamasına ve kemik iliğinin nötrofil salmasına bağlıdır. Monosit sayıları değişmekle birlikte, köpeklerde ve atlarda steroid veya stres reaksiyonlarında çoğunlukla monositozis görülür.
Diğer Leukogram Değişiklikleri: Leukositozisin ve leukopeninin spesifik özellikleri türlere göre değişse de bazı genellemeler vardır. Radyasyon ve radyomimetik ilaçlar (ör, çoğu antineoplastik ilaçlar) leukopeniye neden olur. Lenfositler radyasyona son derece duyarlı olmakla birlikte olgun granülositler (kemik iliğindeki prekürsörlerine benzemez) özellikle radyasyona hassas değildir. Leukopenileri de kapsayan pansitopeniler ilaç toksikasyonlarından (ör, köpeklerde östrojen toksikasyonu, sığırlarda eğrelti otu toksikasyonu), beslenme eksikliklerinden, kök hücre değişikliklerinden (muhtemelen bağışıklıkla ilgili) ve kemik iliğinin boşluk işgal edici lezyonlarından (miyeloptizis) kaynaklanabilir. Genel olarak viral enfeksiyonlar, özellikle akut enfeksiyonlar hafif lenfositozis veya lenfopeniye neden olabilir. Uzun süreli (2-3 hafta) viral enfeksiyonlarla birlikte sekonder bakteriyel komplikasyonlarda, total leukosit sayısı artabilir veya aynı anda nötrofili ve lenfopeniye bağlı olarak normal sınırlar içinde kalabilir. Köpeklerde ehrlichiosis trombositopeni ile seyrederken özellikle kronik vakalarda kalıcı leukopeni görülebilir.
Türe Spesifik Leukogramlar: Köpeklerde normal nötrofil/lenfosit oranı ~3.5:1’dir. Değişik enfeksiyonlar ve enfeksiyöz olmayan hastalıklar leukogramda değişikliklere yol açabilir. Yangı, kortikosteroid (stres) reaksiyonları ve fizyolojik (epinefrin) cevapları leukositozisin yaygın nedenleridir. Dişi köpeklerde doğumda tipik olarak bir leukositozis söz konusudur. Gri Kolli’lerde siklik hematopoiezis 11 veya 14 gün aralıklarla periferal nötropeniye neden olur. Total leukosit sayısının <1000/µL olduğu şiddetli panleukopeni çoğu defa parvovirus enfeksiyonunda karekteristiktir. Korona virus enfeksiyonları ve enfeksiyöz hepatitiste ise nötropeni orta derecede olabilir. Köpeklerde distemperin geç döneminde (sekonder bakteriyel enfeksiyonla birlikte) total leukosit sayısı nötrofili ve lenfopeni ile birlikte normal olabilir, bazen çubuk nötrofiller artmıştır ve toksik değişiklikler bulunabilir.
Kedilerde, nötroflik cevap köpeklere göre daha az belirgin ise de güçlü olabilir. Kedilerin enfeksiyoz peritonitisi genellikle leukopeniye neden olmamakla birlikte nötrofili ve lenfopeni daha yaygındır. Felin leukemi virusun perifer kan hücrelerine etkisi değişiktir. Aynı virus, leukemi veya lenfoma yokken belirgin nötropeni ile birlikte panleukopeniye, toksik değişikliklere ve bazen atipik hücreli lenfopeniye (bu felin panleukopeni virusun yaptığı leukograma benzeyebilir) yol açabilir.
Atlarda, normal nötrofil/lenfosit oranı ~1.1:1’dir. Nötrofilik cevabın büyüklüğü köpek ve kedilere göre çok daha azdır. En yüksek lenfosit değerleri normal olarak bir yaşındadır. Atlarda kortikosteroidler nötrofili, lenfopeni, eozinopeni ve sık olarak monositozise neden olur. Atların viral arteritisinin ateşli döneminde ilk leukopeniyi lenfopeni ve hafif nötrofili izler. Atların herpesvirus enfeksiyonunda, enfluenzada ve bazen equin enfeksiyöz anemisinin erken ateşli döneminde leukopeni görülür. Atların ehrlichiosisinde leukopeni ve bazen trombositopeni veya anemi ya da her ikisi ile birlikte görülebilir.
Sığırlarda, normal nötrofil/lenfosit oranı ~0.5:1’dir ve nötrofilik cevap diğer türlere göre daha zayıftır. Ruminantlarda bakteriyel enfeksiyonların erken döneminde leukopeni meydana gelir. Bu durum, kemik iliği nötrofil rezervi düşük olması ve endojen kortikosteroid salınımına bağlı sekonder lenfopeni nedeniyle diğer türlere göre daha kalıcıdır. Ruminantların akut yangısal hastalığında sık olarak dejeneratif bir sola kayma gelişmekle birlikte leukosit sayısı 2-3 gün içinde artmazsa kötü bir prognoza işaret etmez. Sığırların septik enfeksiyonlarında (ör, septik mastitis veya peritonitis) ilk birkaç günde karekteristik leukopeni, lenfopeni ve nötropeni bulunur. Nötrofil sayılarının normale dönüşü veya bir nötrofili prognozun iyi olduğunu gösterir. Kalıcı leukopeni veya nötrofillerde toksik değişiklikler prognozun kötü olduğa işarettir.
Giriş
Kardiovasküler sistem kalp (pompa), venler (kalbe gelen) ve arterler (kalpten çıkan)’den oluşur. Atrioventriküler ve semilüner kapaklar kanın kalpten geçerek bir yönde ve büyük venlerdeki kapaklar da kanın venlerden bir yönde akışını muhafaza ederler. Kalbin kontraksiyon gücü ve hızı ile kan damarlarının daralma ve genişleme kapasitesi, otonom sinir sistemi ile kalp ve damarlarda (parakrin, otokrin) veya kalp ve kan damarlarından uzakta (endokrin) üretilen hormonlar tarafından belirlenir.
Veteriner hekime başvurulan vakaların yaklaşık %10’unda bazı kardiovasküler hastalıklara rastlanmaktadır. Diğer birçok organ ve sistem hastalıklarına benzemeksizin kardiovasküler hastalıklar genellikle iyileşmez, hemen hemen her zaman tedavileri sınırlı kalır ve ölüme neden olabilir. Ayrıca, kardiovasküler hastalıkların belirlenmesi zordur. Çünkü kalp doğrudan görülemez ve göğüs kafesi tarafından korunur. Bu yüzden, kalbin değerlendirilmesi kalp sesleri ve üfürümler, basınç dalgalanmaları ve apeks vuru, elektrokardiogram, radyoloji ve ekokardiografiye dayanır .
Kalp hızı ve elektrokardiogram: Kalp, sağ atrium ve v.cava cranialisin birleşme yerinde bulunan sinoatrial (SA) düğümden orijin alan bir depolarizasyon dalgasını takiben vurur. İstirahatte SA düğüm dakikada yaklaşık atlarda 35, kedilerde >200 ve köpeklerde 60-160 defa deşarj olur (boşalır). Genel olarak, daha iri türlerde SA düğümünün boşalma hızı ve buna bağlı olarak da kalp hızı daha yavaştır.
Sempatik sinirlerden norepinefrin salındığında ve SA düğümündeki b1-adrenoreseptörlerine bağlandığında SA düğümünün boşalma hızı dakikada hemen hemen 300’e ulaşır. Bu hızlanma, b-adrenerjik bloke edici ilaçlarla (ör, propranolol, atenolol, metoprolol) bloke edilebilir.
Parasempatik (vagus) sinirlerden asetilkolin salındığında ve SA düğümündeki kolinerjik reseptörlere bağlandığında ise SA düğümünün boşalma hızı düşer. Bu vagal yavaşlama, parasempatolitik (vagolitik) ilaçlarla (ör, atropin, glycopyrrolat) önlenebilir.
SA düğümü boşalıp depolarizasyon dalgası atriumu geçerken EKG’de P dalgası çizilir ve atriumlar kasılarak az miktarda kanı ilgili ventriküllere fırlatır. Nadiren, atrial depolarizasyon kontraksiyon oluşturmayabilir; buna elektromekanik dissosiasyon denir.
Sakin ve sağlıklı köpeklerde kalp hızı genellikle düzensizdir. Bu hız dalgalanması, inspirasyon sırasında artmaya ve ekspirasyon sırasında azalmaya bağlıdır. Buna respirator sinüs aritmi denir ve bu durum, vagal aktivitenin inspirasyon sırasında azalması ve ekspirasyon sırasında artmasından kaynaklanır. Bu nedenle heyecan, sancı veya fever kadar vagolitik ilaçlar da respirator sinüs aritmiyi ortadan kaldırır.
Kalp hızı, sistemik arterial kan basıncı ile de ters orantılıdır. Kan basıncı arttığında kalp hızı düşerken kan basıncı düştüğünde de artar. Bu ilişki Marey refleksi olarak bilinir ve aşağıdaki mekanizmalar tarafından oluşturulur. Aortik ve karotid sinüslerindeki yüksek basınç-arterial baroreseptörleri kan basıncında bir düşme belirlediğinde medulla oblongata’ya artan afferent sinyaller gönderir ve buna cevap olarak SA düğümüne giden vagal efferent uyarılar azaltılarak kalp hızlanır. Kan basıncı arttığında ise, SA düğümüne gönderilen efferent uyarıların artması nedeniyle kalp hızı yavaşlar. Kalp yetmezliğinde, kan basıncı çok düşüktür. Bu yüzden, baroreseptörler kan basıncını artırmaya yönelik kompansatör mekenizmaları (ör, arterial ve arteriolar daralma, venöz daralma, kalp hızı artışı) başlatırken kalp hasarında böyle olmaz.
Depolarizasyon dalgası atrioventriküler (AV) düğüme geldiğinde AV düğümden yavaşça geçer, bu arada atriuma kasılması ve ilgili ventriküllere az miktarda kan fırlatması için zaman kazandırılmış olur. Sonra depolarizasyon dalgası hızla ventriküllerin subendokardiuma ve ventriküler septumu geçer. Bundan sonra ventriküler miyokardiumu yavaşça geçerken EKG’de QRS kompleksi çizilir ve ventriküller kasılır.
EKG’de P dalgasının başlangıcı ile QRS kompleksinin başlangıcı arasında aralığa P-Q veya P-R aralığı denir. Bu, atriumlarla ventriküllerin stimüle olmaları ve kasılmaları arasındaki süreyi ölçmeye yarar ve buna AV düğümden AV iletim zamanı da denir. Bu nedenle, kalp hızı arttığında P-R kısalır; kalp hızı yavaşladığında ise P-R uzar.
T dalgası ventriküllerin repolarizasyonunu temsil eder. Bu dalga elektrolit dengesizliğinden, miyokardial hasardan veya ventrikülerin büyümesinden etkilenir. Atriumun repolarizasyonu çoğunlukla QRS kompleksinin altında kaybolur ve görünmez ya da P dalgası ile QRS kompleksi arasında bir “hamak” şeklinde görünür.
Ventriküler kasılma gücü: Ventriküllerin kasılma gücünü etkileyen üç faktör vardır: 1. Diastol sonu ventrikül volümü (preload) yani kalbe gelen, dönen kan miktarı veya başka bir ifade ile kasılmaya başlamadan önce ventriküllerdeki kan volümü, 2. Miyokard kontraktilitesi (kasılabilme özelliği) veya inotropik durum ve 3. Afterload yani ventriküler fırlatmaya diranç olup ventrikül duvarının sistol esnasında zorlanma derecesidir ve kanın venriküllerden arterlere fırlatılmasına engel teşkil eder. Afterload miyokardiumun kanı fırlatması için üretmesi gereken pik gerginliktir.
Ventrikülün diastol sonu basıncı, kan miktarı ile kanı depolayacak sistemik venlerin kapasitesi tarafından belirlenir. Venöz kapasite, venöz damarın düz kasının daralma ve genişlemesine bağlıdır. Preload önemli oranda, kalpte ve büyük venalardaki düşük basınç volüm reseptörleri tarafından düzenlenir. Bu reseptörler kan volümündeki bir artışla veya reseptörlerin bulunduğu yapıların gerginliği tarafından uyarıldığında vücut buna daha fazla idrar yaparak veya venaları genişleterek cevap verir (kan volümünü azaltma ve venöz gerginlikten sorumlu venalardaki basınçları düşürme girişimi).
Miyokardın kasılabilirliği, ATP’den enerji serbestleşmesi ile belirlenir. ATP ise kısmen miyokardiumdaki b1-reseptörlerine bağlanan norepinefrin miktarı tarafından belirlenir. Afterload, arterlerin nispi sertliği ve arteriollerin daralma ve genişleme derecesi tarafından belirlenir. Bunların ikisi de arterial ve arterioler damarların düz kasının daralma ve genişleme derecesine bağlıdır. Damar düz kasının tonusu birçok faktörle ilgili olup bunlardan bazısı (ör, a-1, anjiotensin II, vazopressin, endotelin) kası daraltırken bazısı (ör, b-2, atriopeptin, bradikinin, adenozin, nitrik oksit) kası gevşetir. Afterload ve pik tansiyon da fırlatmadan hemen önceki ventriküler duvarın kalınlığı ve preloada bağlıdır.
Oksijen ve Miyokardium: Oksijen bütün vücut fonksiyonlarını (ör, kas kasılması, bez sekresyonu, sinir iletimi) sağlayan enerji üretimi için temeldir. Bu enerjinin üretimi için mevcut oksijene doku oksijen içeriği denir. Miyokardial oksijen içeriği, kalbe sağlanan oksijen ile kalbin tükettiği oksijen arasındaki dengedir.
Kalbe sağlanan oksijen miktarı akciğerlerin fonksiyonuna, oksijen taşımak için Hb ve koroner arterlerle kalp kasına Hb taşıyan kan miktarına dayanır. Akciğerler iyi fonksiyon yapar, yeteri kadar Hb bulunur ve koroner kan akışı iyi olursa miyokardiuma o kadar oksijen sağlanır. Koroner kan akışı, aortadaki (normal olarak 100 mm Hg) ile sağ atriumdaki (normal olarak 5 mm Hg) basınç farkı tarafından belirlenir. Koroner kan çoğunlukla diastol sırasında akar ve diastol süresi de kalp hızı ile ters orantılıdır. Bu yüzden, kalp hızı ne kadar yavaş, diastol peryodu ne kadar uzunsa koroner kan akışı da o kadar fazla olur. Akciğerler iyi fonksiyon yapar, yeterli fonksiyonel Hb bulunur, kan basıncı yüksek, sağ atrial basınç düşük ve kalp hızı yavaş olursa o kadar oksijen sağlanır.
Kalbin tükettiği oksijene miyokardial oksijen tüketimi denir. Bu da prensip olarak kalp hızı, miyokardial kaontraktilite ve afterload tarafından belirlenir. Bunların herbirinin yüksek olduğu durumda miyokardial oksijen tüketimi de yüksek olur. Kalp hızı ve miyokard kontraktilitesi b1-adrenerjik stimülasyonla (veya norepinefrinle) artarken parasempatik stimülasyonla azalır. Bu yüzden, otonom aktivite de miyokardial oksijen tüketimini etkiler.
Oksijen dengesi üzerine kalp hızının önemi farkedilmemektedir. Artan kalp hızı, miyokardial oksijen tüketimi artırır ve oksijen sağlayan koroner kan akışı oldukça ventriküler diastolün süresini azaltır. Bu yüzden, kalp hızının artması oksijen ihtiyacını artırabilir ve kalbin performansını bozabilir.
Oksijen, ATP’nin büyük kısmının üretiminden sorumludur. Bu, miyokardiumun hem kasılması hem de gevşemesinde kullanılan ve ATP’den transfer edilen enerji demektir.
Kalp yetmezliğinde, kalbin kasılma ve gevşeme gücünün azalmasında yetersiz kalsiyum en önemli faktör olabilir.
Kan Akışının Engellenmesi: Sağ veya sol ventrikülden sistemik arteriel veya pulmoner arterlere ve onlar aracılığıyla ilgili organlara kalbin kan göndermesinin engellenmesi, kritik bir durumdur. Kan akışının engellenmesinin çoğu (%80) arteriollerin daralma veya genişleme kapasitesinden kaynaklanır ve buna vasküler rezistans denir. Bununla birlikte, ventriküllere en yakın büyük arterlerin sertliği de önemli engelleyici faktördür. Ventriküller büyük arterlerin proksimal kısımlarına belli hacimde kan enjekte eder. Ventriküller gevşediğinde, dolan arterler daralarak kanın arterioller aracılığı ile kapillerler ve venlere doğru akması sağlanır. Tabii ki fırlatılan kan ventriküllere geri dönemez, zira semilüner kapaklar kapanır ve böylece regurgitasyonu engeller.
Kalp yetmezliğinin en önemli özelliklerinden biri artan arteriel, arterioler ve venöz düz kas rezistansıdır. Bu, yüksek-basınç baroreseptörlerinden medullaya giden uyarılarla (kompansatör feedback mekanizması) salınan anjiotensin II ve vazopressine bağlıdır. Eğer sol ventrikül normal bir atım hacmi sağlayamazsa vasküler rezistansın düşmesiyle ventriküler fonksiyon düzelebilecektir (bu durumda vasküler düz kası gevşeten ilaçlar faydalıdır).
Aşağıdaki mekanizmalar kardiovasküler sistemde anormalliğe neden olur: 1) kalp kapakları gereği gibi kapanamaz veya açılamaz (valvuler hastalık); 2) kalp kası çok güçsüz pompalar veya yeterli gevşeyemez (miyokardial hastalık); 3) kalp çok yavaş, çok hızlı veya çok düzensiz vurur (aritmi); 4) sistemik damarlar çok büyüktür ve kanın akışı engellenir (vasküler hastalık); 5) kalbin sağ veya sol tarafında boşluklar arasında delikler bulunabilir (kardiak şant); 6) kan damarlarının kan taşıma kapasitesi ile kıyaslandığında çok az veya çok fazla kan bulunur; 7) kardiovasküler sistemde parazitizm (ör, dirofilariazis).
Valvuler Hastalık: Kapakların yeterli kapanmaması regurgitasyona neden olur. Bu, en çok mitral regurgitasyon, sık olarak mitral ve triküspital regurgitasyon ve en az olarak da aortik regurgitasyon şeklinde görülmektedir. AV kapaklardan turbulans oluşturacak kadar büyük bir hızla kan geri döndükçe birinci ve ikinci kalp sesleri arasında tipik bir üfürüm duyulur. Kan mitral veya triküspital kapaklardan regurgite olurken kalp boşluklarında ve damarlarda aşırı kan birikir. Bu nedenle mitral regurgitasyonla birlikte sol atriumun, pulmoner venlerin ve sol ventrikülün büyümesi yaygındır. Mitral veya triküspital regurgitasyon en çok küçük ırk köpeklerde ve yaşlı atlarda gözlenir ve bu durumda kapakçıklar kalınlaşmış ve glikozaminoglikanların infiltrasyonu nedeniyle pürüzlüdür.
Aortik regurgitasyon, en sık büyük ırk köpeklerde ve yaşlı atlarda aortik kapakların enfeksiyonlarından sonra meydana gelir. Aortik regurgitasyonla birlikte, sol ventrikül tamamen büyür, zira normal olarak sol atriumdan ve regurgitasyonla aortadan kan alır. Aortadan sol ventriküle kanın regurgitasyonu ile oluşan üfürüm daima diastolik bir üfürümdür ve ikinci kalp sesinden hemen sonra işitilir. Atlarda, aortik regurgitasyon üfürümü çoğunlukla şiddetlidir. Pulmonik regurgitasyon küçüktür ve klinik yönden önemsizdir.
Kapakların yeterince açılmamasına stenozis denir. Pulmonik ve aortik stenozis aynı oranda görülürken mitral stenozise az rastlanır. Bir kapak yeteri kadar açılmıyorsa, kapaktan daha az miktarda kan geçer veya tam açılmayan kapaktan normal kan akışını sağlamak için daha büyük bir basınç gerekir. Stenozlu kapaktan kan pompalayan ventrikül, stenozisin darlığının derecesi ile orantılı olarak büyür. Pulmonik veya aortik stenozisle oluşan üfürüm sistoliktir ve birinci ile ikinci kalp sesleri arasında işitilir. Bu, süresinin çok kısa olması ile mitral regurgitasyona bağlı sistolik üfürümden ayırt edilir ve göğüs duvarının daha kranialinde ve dorsalinde duyulur. Stenozisin şiddeti üfürümün şiddeti ile tahmin edilir. Genellikle, daha şiddetli bir üfürüm daha dar bir stenozise işaret eder. Pulmonik stenozis en çok küçük ırk, aortik stenozis ise çoğunlukla iri ırk köpeklerde (aortik kapağın altındaki fibröz dokunun kısmen daralan bandı nedeniyle) gözlenir.
Miyokardial Hastalık: Kasılma gücünün bozulmasına düşük sistolik fonksiyon denir. Bu durum en çok dilate kardiomiyopatide (büyük ırk köpeklerde ve çok az taurin alan kedilerde) ve uzun süren mitral regurgitasyonda (en çok endokardiozisli küçük ırk köpeklerde) ortaya çıkar. Böyle bir tablo oluştuğunda, kalp kasının negatif inotropik durumda olduğu söylenebilir veya kasılabilirliği azalmıştır.
Ventriküler gevşemenin bozulmasına düşük diastolik fonksiyon denir. Bu durum, en çok kalbin oksijen ve enerji yetersizliğinde meydana gelir. Hipertrofik kardiomiyopati durumunda ve perikardial hastalıkta da (perikardial kesede sıvı toplanması veya perikardın kalınlaşması) ventriküler kasların gevşemesi zordur. Hipertrofik kardiomiyopatiye en çok kedilerde rastlanırken perikardial hastalık en çok perikardial kesede kanamaya neden olan tümörlü, yaşlı ve iri ırk köpeklerde gözlenir.
Aritmiler: Çok hızlı, çok yavaş ve çok düzensiz vuran bir kalp için aritmik deyimi kullanılır. En yaygın aritmiler atrial fibrilasyon (yaygın olarak atlarda ve sol atriumu büyük iri ırk köpeklerde görülür), ventriküler prematüre depolarizasyonlar (ventriküler prematüre vurular veya kompleksler de denir), sick sinus sendrom (çoğunlukla Minyatür Schnauzer’larda görülür) ve 3. derece AV bloklardır. Atrial fibrilasyonda atriumun depolarizasyonu koordineli değildir, AV düğümünün stimülasyonu sık, fakat gelişigüzel olup kalp hızlı ve düzensizdir. Ventriküler prematüre vurular ventriküllerin irrite bölgelerinden kaynaklanır. Böyle irritasyonlar çoğunlukla oksijen yetersizliği, ilaçların etkileri veya fibrillerin kronik olarak uzamasından kaynaklanır. Tek bir prematüre vuru, bozukluk oluşturmasa da birkaç veya birçok prematüre vuru ard arda gelebilir ve hemodinamiği bozarak bayılmaya veya ani ölüme neden olan komplike ventriküler spazma (ventriküler fibrilasyon) yol açar. Hem sick sinus sendrom (geçici SA düğümünün depolarize olmaması veya boşalmaması) ile hem de tam kalp bloku (atrial depolarizasyon ventriküllere giremez) ile birlikte ventriküler hız son derece yavaştır ve hemodimik bozukluğa ve bayılmaya neden olabilir.
Vasküler Hastalık: Arteriollerden kan akışının engellenmesi çoğu defa hipertansiyona yol açar. Bu da en yaygın olarak renal fonksiyonu bozuk olan yaşlı hayvanlarda görülür. Yetersiz kan akışına cevap olarak böbrekler aşırı renin üretir ve bu da anjiotensin sitemini etkileyerek aşırı anjiotensin-II (güçlü bir vasküler düz kas aktivatörü) salınımına neden olur.
Kardiak Şantlar: Kalbin sağ ve sol tarafları arasındaki irtibatlara intrakardiak şantlar denir. Bunlar patent duktus arteriosus (aorta ile pulmoner trunkus arasında), ventriküler septal defekt (sağ ve sol ventriküller arasında) ve atrial septal defect (sağ ve sol atriumlar arasında)’tir. Kan bu defektlerden hemen her zaman kalbin sol tarafındaki boşluklarından sağ taraftakilere geçer ve bunlara soldan sağa şantlar denir. Bunlar da akciğerlerin aşırı sirkülasyonuna ve kalp boşluklarının genişlemesine neden olur. Kronik genişleme de sonradan kalp yetmezliğine yol açar.
Fallot Tetralojisi konjenital kompleks bir anomali olup hipoplastik bir pulmoner trunkus ile ventriküler septuma binen ve her iki ventrikülden doğan bir aortadan oluşur. Çok az oksijenlenen kan sistemik dolaşıma verilirken eritrositlerin sayısı artsa da siyanoz görülür. Fallot tetralojisi en yaygın sağdan sola bir şant formudur.
Heartworm Hastalığı (Dirofilariazis): Bu hastalık ta başka bir önemli kalp hastalığıdır ve en çok köpeklerde olmak üzere kedilerde de görülür. Bu hastalıkta, pulmoner damarlar akciğerlere kan akışını engeller ve kan, kalbin sağ tarafında ve sistemik venlerde birikir.
Kalp Hastalığının Yaygın Belirtileri
Yukarıdaki haslıklardan herhangi birine sahip hayvanlarda görülen belirtiler ya yetersiz organ perfüzyonuna (ör, egzersize intolerans, takatsizlik, bayılma) vaya organlarda kan birikmesine (ör, akciğer ödemi, effüzyonlar, ödem) bağlıdır. Kardiyovasküler sistem, sürdürülebilir normal fonksiyon için organlara yeterli kan gönderemiyorsa buna kalp yetmezliği denir. Yeteri kadar drene edilemeyen (dolaşımı sağlanamayan) organlarda kan birikimine bağlı belirtiler gösteren hayvanda ise konjestif kalp yetmezliğinden söz edilir. Sistemik arterial kanda yeteri kadar oksijen bulunmaması veya oksijenlenmemiş çok fazla Hb bulunması halinde muköz membranlar mavimtırak görünür (siyanoz) ve çoğu defa eritrositlerin sayısı fazladır.
Kalp hastalıklı hayvanlar, en çok pulmoner yetmezliğe bağlı olarak giderek kötüleşir ve hemen hemen ani dolaşım durması nedeniyle ölürler. Pulmoner yetmezlik, akciğerin vantilasyon yapamayacak kadar çok sert olmasına bağlıdır; bu sertlik başlangıçta kan damarlarının konjesyonundan ve sonra da akciğer ödeminden kaynaklanır. Ani dolaşım durması da ya SA düğümün boşalmasının kesilmesinden veya ventriküler fibrilasyondan (ventriküllerin depolarizasyonu koordineli değildir ve tek bir kontraksiyon oluşmaz) kaynaklanır.
Kalp Yetmezliği, Konjestif Kalp Yetmezliği
Kalp yetmezliği, miyokardın kontraktilitesinin düşük olmasıdır. Düşük kontraktilite, preloada bağlı kasılma gücünün azalması ile belirlenir. Daha objektif olarak, ATP’nin parçalanması ile açığa çıkan enerjinin veya fibril kısalma hızının düşük olması ile ilgilidir.
Yetersiz güçteki bir kalp ile kan damarları arasında kompleks bir ilişkiyi kalp yetmezliği ve konjestif kalp yetmezliği belirtileri ifade eder. Kalp yetmezliğinde, organları perfüze etmek için kalp debisi yetersizdir. Konjestif kalp yetmezliğinde ise, kan organlarda (genellikle akciğerlerde, bazen de sistemik organlarda) göllenir. Böyle organlar normal fonksiyon yapamaz ve ödemli hale gelirler. Kalp yetmezliğini fonksiyonel olarak sınıflandırmak, artan bir egzersiz sırasında yapılır ve hayvan kalp hastalığı ile ilgili belirtiler (ör, dispne, öksürük, kollaps) gösterir. Kalp yetmeliği belirtileri sınıf I kalp yetmezliğinde yalnızca en güçlü egzersizle, sınıf II kalp yetmezliğinde çok az bir egzersizle ve sınıf III kalp yetmezliğinde ise istirahatte bile görülür.
Kalp kapak hastalığı, kas yetmezliği, aritmi gibi nedenlerden etkilenerek debi düşebilir veya kan organlarda birikebilir. Böyle organlarda venöz kan yeterince boşalamaz. Konjestif kalp yetmezliğinde, kan venlerde birikir ve kan sıvısı kapillerlerden interstisyel aralığa çıkar. Lenfatiklere akamayacak kadar hızlı bir şekilde burada birikerek organda ödem oluşur (sol ventrikül yetmezliğinde akciğer ödemi, sağ ventrikül yetmezliğinde de ascites veya jeneralize ödem). Kalp yetmezliğinde, kalp debisi azlığına bağlı olarak sistemik arteriel basınç veya renal kan akışı düşük olabilir. Sistemik arteriel basıncın düşmesi ile aorta ve sinüs karotisteki yüksek-basınç baroreseptörleri etkilenerek kalp hızı artar ve damarlar (arterler ve venler) daralır. Bu durumda kanın akciğerlere yeni bir dağılımı söz konusudur (çoğu defa akciğer ödemi kötüleşir) ve afterload, ventriküler güç ve miyokardial oksijen tüketimi artar. Bütün bunlar, parasempatik aktivitenin azalması ve sempatik aktivitenin artmasına bağlıdır. Renal kan akışının azalması ile, böbreğin jukstaglomeruler aparatusundan aşırı renin salınır. Renin dolaşımdaki angiotensinojeni aktive ederek anjiotensin I’i oluşturur. Bu da ACE (anjiotensin converting enzim) ile anjiotensin II’ye dönüşür. Anjiotensin II şu olaylara neden olur: 1) damarlar daralır ve afterload artar ve kan periferden akciğerlere kayar. Bu da akciğer konjesyonu ve ödemini daha da kötüleştirir; 2) vazopressin salınarak damarlar daralır ve idrar üretimi azalır; 3) su tüketimi artarak kan voümü ve akciğer konjesyonu ve ödemi artar; 4) aldosteron salınımı artarak idrar üretimi azalır ve baroreseptör fonksiyonu düşer; 5) norepinefrin salınarak kalp hızı artar ve aritmi gelişir.
KARDİOVASKÜLER HASTALIĞIN TANISI
Şu diagnostik işlemler önemlidir: anemnez ve eşkal, fiziksel muayene (inspeksiyon, palpasyon ve auskultasyon), radyografi, elektrokardiografi ve ekokardiografi. Radyografi, elektrokardiografi ve ekokardiografiden net görüntüler alınmalıdır, aksi halde doğru ve hızlı yorum yapılamaz. Çoğu kardiovasküler hastalık (ör, mitral regurgitasyon, dilate kardiomiyopati) fiziksel muayene ve radyografi ile teşhiş edilebilir. Elektrokardiografi ritm bozukluklarının (ör, atrial fibrilasyon, sick sinüs sendrom) teşhisi için spesifiktir. Ekokardiografi kesin olmayan teşhişleri doğrulamak veya perikardial hastalığı belirlemek için mükemmeldir. Dirofilariazis en iyi şekilde olgun, dişi dirofilariaların antijenleri belirlenerek teşhis edilebilir.
Birçok kalp hastalığı ırka özgüdür. Yaşlı, erkek bir İspanyol Cocker köpekte öksürük, solunum güçlüğü ve egzersize intolerans belirtileri varsa mitral regurgitasyon olma ihtimali çok yüksektir. Bununla birlikte, fibrozisli kronik obstruktif pulmoner hastalık da aynı belirtilere yol açar. Orta yaşlı, deprese, egzersize intoraranslı kalp hızı yüksek ve düzensiz bir Doberman Pincher’da dilate kardiomiyopati bulunabilir. Zayıf, orta yaşlı, dişi bir Minyatür Schnauzer’da sick sinüs sendrom olabilir. Solunum güçlüğü çeken yatma istekli orta yaşlı bir kedide hipertrofik kardiomiyopati bulunabilmekle birlikte kanser ve enfeksiyon da hemen hemen aynı belirtileri gösterir. Siyanozlu ve egzersize intoleranslı genç bir Wirehaired Fox Terrier’de muhtemelen fallot tetralojisi olabilir.
Fiziksel muayenede aşağıdaki belirtiler tespit edilirse kalp hastalığı dikkate alınmalıdır: 1) Kalp hızlı, yavaş veya düzensiz (respirator sinüs aritmiye bağlı olmayan). 2) Hayvan istirahatte iken bile respirator sinüs aritmi yok (sancı, fever veya heyecan da olur). 3) Atlar hariç herhangi bir hayvanda S1 ve S2’den fazla kalp sesinin duyulması (ör, bir gallop ritm oluşturan). 4) Şiddetli bir üfürüm duyulması veya thril hissedilmesi 5) Obez olmayanlarda kalp seslerinin üfürümlü olması (perikardial effüzyonu gösterebilir). 6) Arteriel nabızlar hızlı, zayıf veya kalp vuruları arteriel nabızlardan fazla (nabız açığı) ve düzensiz. Bu, atrial fibrilasyonlu iri ırk köpeklerde en yagındır. Atrial fibrilasyonlu atlarda kalp hızı düzensiz, fakat hızlı değil. 7) İskelet kası hastalığı veya obezite olmadığı halde hayvan güçsüz veya egzersize intoleranslı.
Muköz membranlar, primer akciğer hastalığı olmadığı halde siyanozlu (köpeklerde siyanozun uzun sürmesi primer akciğer hastalığına bağlı olabilir).
Kalp boşluklarının ve büyük damarların büyümelerinin belirlenmesinde ekokardiografi radyografiden, radyografi de elektrokardiografiden daha faydalıdır. Genel olarak, boşluk büyümesinin derecesi hastalığın şiddeti ile paraleldir. Radyografik olarak belirlenen pulmoner venlerin büyüme derecesi, sol ventrikül duvarının hareketinin bozulmasının veya sol ventrikül serbest duvarının kalınlaşmasının derecesi kalp yetmezliğinin şiddetini tahmin etmede faydalıdır. Maalesef, hemodinamik veya ekokardiografik ölçümlerle, belirtiler veya ölüm ihtimali arasında her zaman iyi bir ilişki kurulamamaktadır. Bunlar, kalp hastalığının şiddeti ile kalp ve solunum sayıları arasında daha iyi bir ilişkinin olduğunu gösterir.
TEDAVİ PRENSİPLERİ
Kalp hastalıklarında genel tedavi amaçları şunlardır: 1) Miyokardial fibriller üzerindeki kronik gerginlik en aza indirilmelidir. Çünkü kronik gerginlik fibrillere hasar verirken onları irrite ederek aşırı miktarda oksijen tüketmelerine, fibröz bağ doku ile yer değiştirmelerine ve ölümlerine yol açar. Ödem sıvısı geri çekilmelidir. Çünkü akciğerleri nemli, ağır ve sert yapmakta ve vantilasyon-perfüzyon eşitsizliği ile vantilasyon kaslarının yorgunluğuna neden olmaktadır. 2) Dolaşım düzeltilmeli ve regurgitasyon (en çok mitral regurgitasyon) azaltılmalıdır. 3) Düzeltilen dolaşım ile önemli organlara kan akışı artar ve azalan mitral regurgitasyonla sol atrium ve pulmoner venler üzerindeki gerginlik ve pulmoner kapiller basınç düşerek ödem oluşumu azalır. 4) Kalp hızı ve ritmi düzeltilmelidir. Çok yavaş vuran bir kalp yeteri kadar kan pompalayamaz. Çok hızlı vuran bir kalbin de dolacak kadar zamanı yoktur ve koroner kan akışı çok az olduğu zaman aşırı oksijen tüketilir. Çok düzensiz vuran kalpte ventriküler fibrilasyon ve ani ölüm gelişebilir. 5) Kanın oksijenlenmesi düzeltilmelidir. Yetersiz oksijen ile miyokardiumun kasılması ve gevşemesi için gereken enerji de yetersiz olur. Miyokardiumun yetersiz oksilenlenmesi aritmiye de neden olur. 6) b1-adrenerjik reseptörler yeniden düzenlenmelidir. 7) Tromboembolizm ihtimali en aza indirilmelidir. Hipertrofik kardiomiyopatili kedilerde büyümüş sol atriumda oluşan emboliden kopan parça büyük arteriel dallara yayılarak işemi ve ölüme neden olabilir.
Olgun dirofilarialar ve mikrofilerler öldürülmelidir. Olgun dirofilarialar başlangıçta akciğer arterlerinde şiddetli değişikliklere neden olabilir; bunlar sonradan akciğerlere kan akışını engeller.
Yaygın Terapötik İlaçlar
Furasemid diüretik bir ilaçtır ve Henle kulpunda idrarın geçici rezorpsiyonunu azaltır. İV kullanıldığında venleri de genişletir. Teofilin bir bronkodilatördür ve vantilasyon kaslarını güçlendirir. Klortiazid distal tubulde idrarın geçici rezorbsiyonunu azaltan bir diüretik olup furosemid yetersiz kaldığında kullanılır. Spironolakton aldosteronu bloke ederek potasyum tutan bir diüretiktir. Amiloridin ve triamterin benzer etkiye sahiptir. Dijitalis glikozitleri membran ATPaz’ı inhibe ederek etkilerini gösterirler. Digoksin miyokardiumun kasılma gücünü artırır, kalp hızını düşürür ve baroreseptör fonksiyonunu düzeltir. Ayrıca vantilasyon kaslarını güçlendirir. Enalapril ACE inhibitörüdür ve anjiotensin I’in anjiotensin II’ye dönüşümünü engeller. Kalp debisini iyileştirerek ve mitral regurgitasyonu azaltarak afterloadı düşürür. Baroreseptör fonksiyonunu da düzeltir ve venleri genişletir. Prokainamid ventriküler aritmileri baskılayan antiaritmik bir bileşiktir. En çok, hayatı tehdit etmeyen ventriküler aritmiler için kullanılır. Kinidin, prokainamide benzemekle birlikte atlarda atrial fibrilasyonun sağıtımında seçilecek ilaçtır. Lidokain acil ventriküler aritmilerde sadece İV kullanılır. Meksilitin, lidokaine benzeyen oral kullanılan bir bileşiktir. Atenolol, propranolol ve metoprolol beta-adrenerjik blokörler olup kalp hızını yavaşlatırlar, aritmileri baskılarlar ve adrenerjik reseptörleri düzenlerler. Diltiazem kalsiyum kanal blokörüdür ve atrial fibrilasyonlu hayvanlarda ventriküler hızı yavaşlatmakta faydalıdır. Hipertrofik kardiomiyopatili kedilerde miyokardial sertliği de azaltır. Verapamil de bir kalsiyum kanal blokörüdür, fakat diltiazemden daha fazla ventriküler kontraktiliteyi azaltır. Sotolol ve amiodaron her formdaki aritmilerin kontrolü için antiaritmik bileşikler ise de bu konuda klinik tecrübe azdır. Atropin ve glikopirrolat vagus sinirinin SA düğümü üzerine etkilerini bloke ederler. Vagus siniri SA düğümünün boşalmasını ve kalp hızını yavaşlattığı için bu bileşikler kalp hızını artırır ve kalp hızı çok yavaş iken faydalı olabilirler. Nitrogliserin bir venodilatör olup macun şeklinde deriye uygulanır. Periferal venleri genişleterek kan bu damarlarda toplanır ve sol ventriküler preload ve pulmoner ödem azalır. Aspirin ve coumadin antikoagulan olup kardiomiyopatili kedilerde tromboembolizmi önleyebilirler. Taurin ve L-karnitin kedilerde dilate kardiomiyopatiyi önlemede faydalı aminoasitlerdir. Tiasetarsamid olgun dirofilariaları, ivermektin ve milbemisin de mikrofilerleri öldürmek için kullanılır.
KARDİOVASKÜLER SİSTEMİN
KONJENİTAL VE EDİNSEL ANOMALİLERİ
Konjenital kalp hastalığı genç hayvanlarda morbidite ve mortalitenin önemli nedenidir. Birkaç defekt, ırka özgü olabilmektedir. Konjenital kalp defektleri sadece etkilenen hayvanlar için değil bir popülasyonu etkiledikleri için önemlidir. Klasik kalp defektlerine ilave olarak diğer birçok kardiovasküler bozukluklar da genetik olabilir. Küçük ırk köpeklerdeki kardiomiyopati ve dejeneratif valvuler hastalıkların önemli bir kalıtsal yönü bulunabilir.
Köpeklerde kedilerden daha fazla konjenital kalp hastalığı görülür ken patent duktus arteriosus (PDA), pulmonik stenozis, subaortik stenozis, ventriküler septal defekt (VSD) ve fallot tetralojisi en yaygınlarıdır. Daha az olarak mitral displazi, triküspit displazi ve cor triatriatum dekster görülür. Kedilerdeki en yaygın defektler ise atrioventriküler valvuler displazi, endokardial defektler, supravalvuler aortik stenozis, PDA ve fallot tetralojisidir. Diğer türlerdeki en yaygın kalp defektleri şunlardır: sığır-VSD, ektopik kalp ve ventriküler hipoplazi; koyun-VSD; domuz-triküspital kapak displazisi, ASD ve subaortik stenoz; atlar-VSD, PDA, fallot tetralojisi ve triküspital atresia. Arap atlarında konjenital defektler diğer ırklara nispeten daha fazladır.
Teşhiş ve Kliniksel Önem: Konjenital bir kalp defektinin erkenden belirlenmesi birkaç nedenle önemlidir. Bu açıdan bazı defektler şirurjikal olarak düzeltilebilir ve konjestif kalp yetmezliği veya irreverzibl (geri dönüşümsüz) hasar oluşmadan önce tedavi edilebilir.
Konjenital defektler fiziksel muayene, elektrokardiografi, radyoloji ve ekokardiografi ile belirlenebilmektedir. Doppler ekokardiografi çoğu kardiak defektlerin değerlendirilmesinde invazif kardiak kateterizasyonunun yerine geçmiştir. Bir kere teşhis konup bozukluğun şiddeti belirlendikten sonra tedavi seçenekleri düşünebilir ve prognoz belirlenebilir. Tedavi seçenekleri olarak düzeltici veya palyatif cerrahi, balon valvuloplasti ile stenozlu kapakların genişletilmesi, konjestif kalp yetmezliğinin ve aritmilerin medikal tedavisi sayılabilir.
Konjenital kalp hastalığının klinik önemi, defektin özelliğine ve onun büyüklüğüne bağlıdır. Hafif vakalarda herhangi bir belirti ortaya çıkmaz ve hayat normal devam edebilir. Önemli dolaşım düzensizliğine neden olan defektler ise neonatal ölüme neden olabilir. Bu yüzden, medikal veya şirurjikal tedavi en çok orta şiddette kardiak defektli hayvanlarda faydalı olabilir. Bu arada, PDA önemli bir istisnadır ve anestezi riski olmayan bütün hayvanlarda şirurjikal olarak düzeltilmesi endikedir.
Fizyopatoloji: Konjenital kalp defektleri değişik fizyopatolojik mekanizmalarla kalp yetmezliğine neden olur. Pulmonik stenozis ve subaortik stenozis gibi defektler ventriküler akışı engelller ve sırayla sağ ve sol taraflı kalp yetmezliğine yol açarlar. PDA ve septal defektler sistemik ve pıulmoner dolaşım sistemleri arasında anormal geçiş örnekleridir ve çoğu vakada kanın önemli oranda soldan sağa geçmesine neden olurlar. Kanın akciğerlere tekrar gönderilmesi sol taraflı konjestif kalp yetmezliği belirtilerini (pulmoner ödem, öksürük, yorgunluk) ortaya çıkarır. Kanın sağdan sola geçtiği defektlerde (fallot tetralojisi, tersine PDA) sağ kalp yetmezliği gelişebilir, fakat daha çok polisitemi ile seyreden klinik belirtiler gözlenir.
Masum Üfürümler: Genç bir hayvanda duyulan üfürüm, konjenital kalp defekti için patognomik değildir. Birçok genç hayvanda hafif bir turbulansa bağlı yumuşak, sistolik bir üfürüm işitilir. Böyle üfürümler genellikle 6 aylıkken kaybolur. Masum üfürümler duyulurken başka bir kardiovasküler hastalık belirtisine rastlanmaz (klinik belirti ve radyografik anormallik gibi). Şiddetli sistolik (IV veya daha fazla derecede) ve diastolik üfürümler bir kalp hastalığını gösterirler ve diğer araştırmalar yapılmalıdır.
AORTİK ARKUSUN ANOMALİLERİ
Embrionik aortik arklardan karotid arterler (üç çift ark), aorta kökü (sol dördüncü ark) ile birlikte pulmoner arterler ve duktus arteriosus (6. çift ark) oluşur. Arkların geri kalanı iz halindedir. Konjenital defektler bu arkların gelişmesinin bozulması ile ortaya çıkabilir.
Patent Duktus Arteriosus
Fetal hayatta, ana pulmoner arter içindeki oksijenlenmiş kan inen aortaya duktus arteriosus aracılığıyla geçer. Bu yüzden fonksiyon yapmayan akciğerler atlanmış (bypass) olur. Doğumda, sistemik ve pulmoner dolaşım sistemlerinin ayrılmasını etkileyen birkaç faktör duktusun kapanmasını sağlar. Akciğerlerin şişmesi, pulmoner dolaşımın düşük-basınçlı bir sistem olarak çalışmasını sağlar. Duktusun kapanması ile kanın yüksek basınçlı sistemik dolaşımdan pulmoner artere geçişi önlenir.
Fizyopatoloji: Duktusun kalıcı olması kanın önemli oranda soldan sağa veya sistemikten pulmonere geçişe neden olur. Aortadaki basınç her zaman pulmoner arterdekinden fazla olup geçiş devamlıdır ve klasik olarak sürekli makine benzeri üfürüme neden olur. Sonuçta pulmoner arter ve venlerde, sol atrium ve ventrikülde aşırı bir volüm söz konusudur. Bu yapılar belirgin şekilde genişler. Sol atrium ve ventrikülün genişlemesi kalp aritmilerine neden olabilir. Kronik volüm artışı ve sol boşlukların genişlemesi genellikle sol taraflı konjestif kalp yetmezliğine yol açar (akciğer ödemi, öksürük, takatsizlik). Bu yüzden, çoğu tedavi edilmeyen vakalarda, inatçı konjestif kalp yetmezliği gelişir. Küçük bir duktusa sahip hayvanlarda kalp yetmezliğinin belirtileri ortaya çıkmasa da endokarditis riski yüksektir. Az sayıda tedavi edilmeyen vakada, artan pulmoner kan akışı ile pulmoner vazokonstriksiyon ve pulmoner hipertansiyon gelişir. Pulmoner vazokonstriksiyon nedeniyle sağ ventrikül dilate olur ve hipertrofiye uğrar; oksijenlenmemiş kanla böbreklerin perfüzyonu aşırı eritropoietin salınmasına ve sonradan polisitemiye neden olur. Bu yüzden, eğer duktustan sağdan sola geçiş varsa sağ ventriküler yetmezliğin klinik belirtileri (asites, yorgunluk) ve polisitemi (egzersize intolerans, nöbetler) belirgindir. Bazı vakalarda, doğumda bir patent duktus ve pulmoner damarlaşma kalıntısı (konjenital pulmoner hipertansiyon) nedeniyle sekonder bir sağdan sola geçiş söz konusudur. Duktustan kan geçişi azalır ve tersine dönerse, üfürüm de ortadan kalkar ve kaudal siyanoz gelişmez.
Klinik belirtiler ve Tedavi:
Soldan sağa şantlı (geçişli) PDA’lı hayvanlarda, belirgin, sürekli, makine benzeri bir üfürüm duyulur. Üfürümün sistolik kısmı şiddetlidir ve aortik kapak hizasında işitilir. Aynı zamanda prekordial bir thril (göğüs duvarında elle hissedilen titreşim) hissedilir. Üfürümün diastolik kısmı ise daha yumuşak olarak pulmonik kapak hizasında bazen de aksiller sahada (bazı vakalarda, doğumdan sonra birkaç gün açık kalır; bu nedenle muayenede sürekli bir üfürüm belirlenebilir) en iyi duyulur. Femoral nabızlar tipik olarak sınırlıdır. Çoğu genç hayvanlarda klinik belirti görülmez. Büyük şantlılarda ise, sol taraflı konjestif kalp yetmezliği belirtileri (öksürük, taşipne, egzersize intolerans ve kilo kaybı) ortaya çıkar. EKG’de sol atrium ve sol ventrikül büyümesi belirtileri vardır. Atrial ve ventriküler prematüre kompleksler görülebilir. Radyografide de sol atrium ve sol ventrikül büyümesi, belirgin pulmoner damarlar, aortik ve pulmonik aneurizmal dilatasyonlar ile değişik derecede akciğer ödemi gözlenebilir. Ekokardiografide PDA ile birlikte mevcut diğer konjenital kalp defektlerini de belirlemede değerlidir. Ana pulmoner arterde sürekli turbulans soldan sağa geçişli PDA’da karekteristiktir. Sol atriyum ve ventrikül dilatasyonu tipiktir ve hafif mitral regurgitasyon bulunabilir. Soldan sağa geçişli PDA vakalarında duktusun cerrahi yolla ligatürü tedavi edici ve hemen hemen daima endikedir. Eğer konjestif kalp yetmezliği varsa anestezi ve cerrahi işlemden önce tedavi edilmelidir.
Sağdan sola şantlı PDA vakaların anemnezinde letarji, egzersize intolerans ve kollaps yer alır. Dikkatli muayene ile siyonoz belirlenir. İkinci kalp sesi bölünmüş olabilir ve pulmonik kapağın yetersizliğine bağlı yumuşak bir diastolik üfürüm duyulabilir. Sürekli bir üfürüm bulunmaz ve nabızlar sınırlı değildir. Yukardaki semptomlarla birlikte genç bir hayvanda polisitemi bulunması diğer kardiak diagnostiklere sevkeder. EKG’de şiddetli sağ ventrikül büyümesi ve bazen aritmi dikkati çeker. Radyografide de sağ ventrikül büyümesi ve genellikle aortik ve pulmonik anevrizmal dilatasyonlar vardır. Ekokardiografide sağ ventrikül büyümesi ve hipertorifi görülür. Sağ ventriküler kan akış yolu da büyümüştür. Teşhisi doğrulamak için kontrast ekokardiografi kullanılabilir. Periferal bir ven içine tuzlu solüsyon verildiğinde abdominal aorta içinde mikrobaloncuklar görülürken kalpte görülmez. Duktusun ligatürü kontrendikedir, zira sağ ventrikülden daralmış pulmoner arterlere kanın akışı zorlanır ve sağ ventrikül yetmezliği oluşur. Böyle vakaların tedavisinde polisitemi kontrol edilir. Uzun süreli prognoz kötüdür.
Persistent (kalıcı) Sağ Aortik Ark
Bu vasküler halka anomalisinde sağ aortik ark kalıcıdır ve kalbin bazisi hizasında ezofagusun tıkanmasına neden olur. Ezofagus sağda kalıcı aortik ark tarafından, solda dorsal olarak ligamentum arteriosum tarafından ve ventral olarak da kalbin bazisi tarafından sarılır. Kalıcı sağ aortik ark sığır, at, kedi ve köpeklerde görülmektedir. Alman çoban köpekleri ve İrlanda setterlerinde daha fazla dikkat çeker. Klinik belirti olarak, gelişen megaezofagusa bağlı regurgitasyon görülür. Bunun komplikasyonu olarak da aspirasyon pneumonisi yaygındır. Bununla ilgili olarak burun akıntısı, öksürük ve fever gözlenir.
AORTİK STENOZİS
Sol ventrikülün boşalması üç yerde engellenebilir: 1) sol ventriküler çıkış yolunda fibröz bir dokuya bağlı subvalvuler, 2) valvüler, 3) aortik kapağın distalinde veya supravalvuler. Köpeklerde en yaygın formu subaortik stenozistir. Boxer, Golden Retriever ve Newfounland ırklarında daha fazladır.
Fizyopatoloji: Aortik stenozis sol venrtrikül hipertrofisine neden olur. Bunun derecesi stenozisin şiddetine bağlıdır. Şiddetli vakalarda, sol ventrikül debisi özellikle egzersiz sırasında azalabilir. Sol ventrikül hipertrofisinin önemli sonucu olarak kötü perfüzyonlu miyokard sahaları meydana gelir. Miyokard işemisi, ciddi ve hayatı tehdit eden ventriküler aritmilerin gelişmesinde en önemli faktördür.
Klinik Belirtiler ve Tedavi: Klinik belirtiler stenozisin şiddeti ile paralel değildir. Anemmezde bayılma ve egzersize intolerans şikayeti vardır. Anemmezde hasta olmadığı söylenen hayvanlar aniden ölebilir ve defekt ilk defa otopside belirlenir. Aortik kapak hizasında en iyi duyulan ejeksiyon tipte bir sistolik üfürüm söz konusudur. Üfürümün şiddeti stenozisin derecesi ile alakalıdır ve hayvan büyüdükçe giderek artabilir. Üfürüm belirlenemeyen yavrularda 6 aylık olana kadar hastalık anlaşılamayabilir, zira üfürüm hayatın ilk aylarında çok yumuşak olabilir. Orta şiddetli vakalarda femoral nabız gücü zayıftır. EKG’de sol ventrikül büyümesi ve ventriküler prematüre kompleksler görülebilir. Bayılan hayvanlarda esas aritmiyi belirlemek için holter görüntüleme gerekir. Radyografide sol ventrikül büyümesi ve aortanın poststenotik dilatasyonu belirgindir. Ekokardiografi ve Doppler olanı tavsiye edilir. Ventriküler hipertrofinin derecesi ve ejeksiyon hızı, defektin şiddetini belirlemeyi sağlar.
Tedavide balon valvuloplasti ve cerrahi rezeksiyon yapılır. Beta adrenerjik blokörler (propranolol, atenolol), aritminin hızını düşürmek için deneysel hayvanlarda etkili bulunmuştur. Hasta hayvanlar üremede kullanılmamalıdır.
PULMONİK STENOZİS
Pulmonik stenozis köpeklerde yaygın bir konjenital kalp defektidir. Çoğu vakada pulmonik kapağın kısmi kaynaşması veya displazisine bağlı sağ ventrikülün boşalması engellenir.
Fizyopatoloji: Sağ ventrikül sistol sırasında stenozisi yenmek için yüksek basınç üretmek zorundadır. Bu da sağ ventrikül hipertrofisine yol açar. Sağ ventrikül büyüdükçe gücü azalırken sağ atrium basıncı ve venöz konjesyon artar. Stenozisten geçen kanın hızı ana pulmoner arterin duvarını deforme eder ve poststenotik genişlemeye neden olur. Şiddetli vakalarda, sağ taraflı konjestif kalp yetmezliği gelişir.
Klinik Belirtiler ve Tedavi: Anemnezde hayvanların gelişmediği ve egzersize intolerans şikayetleri alınabilir. Sağ taraflı kalp yetmezliği belirtileri olan asites ve periferal ödem bulunabilir. Pulmonik kapak hizasında ejeksiyon tipte bir sistolik üfürüm duyulur. Genellikle buna paralel olarak prekordial bir thril de hissedilir. Juguler dolgunluk ve nabızlar da bulunabilir. EKG’de, çoğu vakada sağ ventrikül büyümesi belirtileri vardır. Radyografide sağ ventrikül büyümesi, ana pulmoner arterin anevrizmal dilatasyonu ve akciğerlerin damarlaşmasının azlığı dikkat çeker. Bu vakalarda ekokardiografi endikedir ve sağ ventrikül büyümesi ve genişlemesi, intervenriküler septal flatter, pulmonik kapakların nispeten hareketsiz ve kalın olduğu görülür. Doppler ekokardiografi stenozisin şiddetini belirlemede önemlidir. Orta veya şiddetli pulmonik stenozisli hayvanlarda balon valvuloplasti ve cerrahi rezeksiyon faydalıdır. Sağ taraflı konjestif kalp yetmezliği varsa, diüretikler ve vazodilatörler ile palyatif tedaviye başlanmalıdır.
SEPTAL DEFEKTLER
Atrial Septal Defekt
Atriumlar arasındaki irtibat, kalıcı bir foramen ovaleden veya gerçek bir atrial septal defektten kaynaklanabilir. Fetal hayat sırasında foramen ovale, interatrial septumda oval bir açıklıktan ibarettir ve fonksiyon yapmayan akciğerleri bypass etmek için kanın sağ atriumdan sol atriuma geçmesini sağlar. Doğumda, sağ atrium basıncının düşmesi foramen ovalenin kapanmasına neden olur ve kanın geçişi kesilir. Yüksek sağ atrial basınç foramen ovaleyi yeniden açabilir. Gerçek bir atrial septal defekt (ASD) interatrial septumun delik olmasıdır. Septum sekundum defektleri interatrial septumda ve foramen ovale yakınında meydana gelirken septum primum defektleri interatrial septumun alt kısmında AV kavşak yakınında yer alır.
Fizyopatoloji: Çoğu vakada kan sol atriumdan sağ atriuma geçer ve sağ taraflı boşlukların yükü artar. Sağ taraflı boşluklardan aşırı kan geçişi onların dilatasyonuna ve hipertrofilerine neden olur. Aşırı pulmoner kan akışının bir sonucu olarak pulmoner vazokonstriksiyon meydana gelebilir ve sağ taraflı konjestif kalp yetmezliği oluşumu hızlanabilir. Atrial basınçların arttığı durumlarda (ör, pulmonik stenozis) bir foramen ovale veya atrial septal defektten sağdan sola kan geçişi meydana gelebilir ve siyanozise ve polisitemiye neden olabilir.
Klinik Belirtiler ve Tedavi: Sağ kalp yetmezliği belirtileri (ör, asites, ödem, siyanoz) bulunabilir. Pulmonik kapak hizasından ejeksiyon tipte bir sistolik üfürüm duyulur. Bu da pulmonik kapaktan artan kan akışını yansıtır. Bizzat defektten kan akışı üfürüme neden olmaz. Sağ ventrikülün uzun süren ejeksiyonu ikinci kalp sesinin bölünmesine neden olur. EKG’de sağ ventrikül büyümesi belirtileri vardır. Radyografide de değişik derecede sağ ventrikül büyümesi ve pulmoner damarların belirginliği dikkat çeker. Ekokardiografide ise sağ atriumun ve sağ ventrikülün dilatasyonu görülür. Doppler değerlendirme ile defektten kan akışı ve pulmonik kapaktan yüksek ejeksiyon hızları doğrulanır. Pahalı ve ölüm riski bulunsa da şirurjikal düzeltme denenebilir.
Ventriküler Septal Defektler
VSD’ler atrioventriküler kapaklar hizasına yakın olarak en çok septumun membranlı kısmında bulunur. Bunlar boy bakımından ve hemodinamik açıdan farklı öneme sahip olabilirler. Muskuler septumun defektleri de oluşabilir. VSD’ler diğer kalp defektleri ile birlikte de meydana gelebilirler.
Fizyopatoloji: Sol ventrikülde basınç daha yüksek olduğu için kan, sol ventrikülden sağ ventriküle geçer. Geçişin büyüklüğü deliğin boyu ve ventriküller arasındaki basınç farkına bağlıdır. Sağ ventriküle geçen kan, akciğer damarlarına ve sol kalp boşluklarına yeniden gönderilirken bu yapılar dilate olur. Sağ ventrikül de dilate olabilir. Küçük defektlerden geçen kan miktarı sınırlıdır ve hemodinamik etkiler en az düzeydedir. Oysa, büyük defektler ciddi dolaşım bozukluklarına ve klinik belirtilere neden olur. Purmoner arterlerden önemli miktarda kan geçişi bu damarların daralmasına yol açabilir ve rezistans arttıkça geçiş tersine dönebilse de siyanoz ve polisitemi gelişir. Pulmoner hipertansiyona bağlı olarak kanın sağdan sola geçişine Eisenmenger kompleksi denir.
Klinik Belirtiler ve Tedavi: Klinik belirtiler defektin büyüklüğüne ve geçişin yönüne bağlıdır. Küçük bir defekt belirtiye neden olmayabilir veya çok az belirtilere yol açabilir. Daha büyük defektler akut sağ taraflı konjestif kalp yetmezliğine neden olabilir. Sığırlarda sağ taraflı kalp yetmezliği belirtileri gelişme eğilimindedir. Eisenmenger kompleksi siyanoz, yorgunluk, egzersize intolerans ile kendini belli eder. Çoğu hayvanda geniş bir sahadan şiddetli sistolik bir üfürüm duyulurken sol tarafta thril hissedilir. Çok büyük bir defekt bulunduğunda veya kan sağdan sola geçtiğinde bu üfürüm işitilmez. Bazen, subaortik bir defektin aortik kapağı bozması nedeniyle sekonder olarak aortik valvuler yetmezlik gelişir. Böyle vakalarda, aynı anda diastolik üfürüm de duyulur ve sistolik/diastolik üfürüm kombinasyonu PDA’nınki ile karıştırılabilir. Defektin bölgesinde kronik turbulans endotelyumu yıpratabilir ve hasta hayvanı enfektif endokarditise predispoze edebilir. Radyografide jeneralize kalp büyümesi ve pulmoner damarlarda aşırı dolaşım dikkate çeker. Defekt genellikle ekokardiografide görülebilirse de küçük defektler gözden kaçabilir. Doppler ekokardiografi veya kontrast çalışmalar şantın varlığını doğrular. Tedavi hayvanın kullanılışı, klinik belirtilerin şiddeti ve şantın yönüne bağlıdır. Hasta hayvanlar döl veriminde kullanılmamalıdır.
FALLOT TETRALOJİSİ (DÖRTLÜSÜ)
Fallot tetralojisi siyanoza neden olan en yaygın defekttir. Pulmonik stenozis, ventriküler septal defekt, sağ ventriküler hipertrofi ve değişen derecede sağa kaymış pozisyondaki aortadan oluşan bir kombinasyondan ibarettir. Sağ ventrikül hipertrofisi sekonder olarak sağ ventrikül debisinin engellenmesinden kaynaklanır. Pulmonik stenozis durumu valvuler, infundibuler veya her iki durumda olabilir.
Fizyopatoloji: Fallot tetralojisinin hemodinamik sonuçları öncelikle pulmonik stenozisin şiddetine ve ventriküler septal defektin büyüklüğüne bağlıdır. Septal defektten şantın yönü ve büyüklüğü sağ ventriküler tıkanmanın derecesine bağlıdır. Eğer pulmonik stenozis hafif ve sağ ventrikül basıncı sadece hafifçe artmış ise, kan öncelikle soldan sağa geçer. Pulmonik stenozis şiddetli ve sağ ventrikül basıncı yüksek ise kan sağdan sola geçer. Sonuç olarak, pulmoner kan akışı azalır (takatsizlik ve solunum sıklığına neden olur) ve jeneralize siyanozis (polisitemiye ve güçsüzlüğe neden olur) gözlenir. Venöz kanın aortaya şantı ve hipoksi nedeniyle böbreklerden eritropoietin salınması uyarılarak polisitemi gelişir. Polisitemi ile birlikte artan kan viskozitesinin, kanın çamurlaşması ve kapiller perfüzyonun kötüleşmesi gibi önemli hemodinamik etkileri vardır. Şiddetli polisitemili hayvanlarda nöbetler görülebilir.
Klinik Belirtiler ve Tedavi: Anemnezde büyüme geriliği, egzersize intolerans, siyanoz, kollaps ve nöbet şikayeti vardır. Göğüste pulmonik kapak hizasında titreşim (thrill) hissedilebilir ve çoğu vakada pulmonik stenozis üfürümü duyulur. Şiddetli polisitemide üfürümün şiddeti de artar. EKG’de genellikle sağ ventrikül büyümesi belirtileri görülürken aritmi olmayabilir. Radyografide değişik derecede sağ kalp büyümesi dikkati çeker. Pulmoner damarlar (ana pulmoner arter dahil) normalden küçüktür. Ekokardiografide taşhis doğrulanır. Aortanın sağa doğru deplasmanı, sağ ventriküler hipertrofi ve ventriküler septal defekt belirgindir. Sağ taraftaki boşluklar küçük olabilir. Rutin kontrast ekokardiografide septal defekt hizasında kanın sağdan sola geçişi görülür. Defektten kan akışı Doppler ekokardiografi ile de belirlenebilir.
Sağ ventrikül debisinin engellenmesini ve sistemik vasküler rezistansı artırmak için beta adrenerjik blokaj yapılır. Sistemik vasküler rezistans artışı şantı azaltır. Polisitemi periodik flebotomi ile kontrol edilmelidir. PCV %68’i geçtiğinde müdahele endikedir. 20 ml/kg kan çekilir ve yerine kristaloid solüsyon (ör, serum fizyolojik) verilir. Prognoz iyi olmamakla birlikte, hafif ve orta şantlarda hayvan yetişkinliğe ulaşabilir.
Maliyet ve ölüm riski nedeniyle operasyon nadiren yapılır. Palyatif cerrahi seçenekler pulmoner kan akışını artırmaya yönelik anastomoz teknikleridir. Bu işlemler pulmoner hipoperfüzyon ve sistemik hipoksiyi azaltmak için genellikle etkilidir. Bazı vakalarda, pulmonik stenozis palyatif olarak azaltılır. Cerrahi olarak valvuloplasti veya balonvalvuloplasti yapılabilir.
MİTRAL KAPAK DİSPLAZİSİ
Mitral kapak kompleksinin (kapakçıklar, korda tendinea, muskulus papillaris) konjenital oluşum bozukluğu (mitral kapak displazi) kedilerde yaygın konjenital kapak defektidir. Predispoze köpek ırkları Bull terrier, Alman çoban köpeği, Great Dane’lardır. Mitral kapak displazisi, mitral yetmezliğe ve kanın sol atriuma sistolik regurgitasyonuna neden olur. Mitral kapakçıklardan herhangi biri bozuk olabilir. Çoğu defa da birden fazlası bozuktur.
Fizyopatoloji: Mitral kapak kompleksinin oluşum bozukluğu önemli valvuler yetmezliğe neden olur. Kronik mitral regurgitasyon sol kalbin aşırı yüküne yol açar ve sonunda sol atrium ve ventrikül dilate olur. Mitral regurgitasyon şiddetli olduğunda kalp debisi azalır ve kalp yetmezliği belirtileri ortaya çıkar. Sol boşlukların dilatasyonu ile aritmiler de oluşur. Bazı vakalarda, mitral kapak displazisi yetmezlik kadar valvuler stenozise de neden olur.
Klinik Belirtiler ve Tedavi: Klinik belirtiler defektin şiddeti ile ilgilidir. Hasta hayvanlarda genellikle sol taraflı kalp yetmezliği belirtileri (takatsizlik, öksürük, egzersize intolerans) görülür. Sol tarafta kalbin apeksinde mitral regurgitasyona bağlı holosistolik bir üfürüm duyulur. Bazı vakalarda, diastolik bir kalp sesi (gallop ritm) vardır. Sol kalp apeksinde thril hissedilebilir. Atrial aritmiler (atrial prematüre kompleksler, atrial fibrilasyon) yaygındır. Radyografide sol atrial ve sol ventrikül büyümesi görüntülenebilir. Pulmoner venler konjesyonludur. Ekokardiografi ile kalın ve hareketsiz kapakçıklar, birleşik korda tendinea, sol atrium ve ventrikül dilatasyonu, Doppler ekokardiografi ile şiddetli mitral regurgitasyon görülür.
Klinik belirti gösteren hayvanların prognozu iyi değildir. Hafif derecede hasta hayvanlar klinik belirti göstermeden birkaç yıl yaşayabilir.
TRİKÜSPİT KAPAK DİSPLAZİSİ
Köpeklerde bazen triküspital kapakçıkların konjenital malformasyonu görülür. Labrodor Retriever ve Alman çoban köpekleri predispozedir. Triküspit oluşum bozukluğu (displazi) triküspital yetmezliğe ve kanın sağ atriuma sistolik regurgitasyonuna neden our. Ebstein anomalisi değişik bir triküspital displazisi olup triküspital kapak kardiak apekse doğru deplase olmuştur.
Fizyopatoloji: Triküspital malformasyonu kapak yetmezliğine neden olur. Kronik triküspital regurgitasyon sağ kalbin aşırı volümüne ve bu nedenle de sağ atrium ve ventrikül dilatasyonuna yol açar Pulmoner kan akışı azalabilir, takatsizlik ve taşikardiye neden olabilir. Sağ atriumdaki basınç artıkça venöz dönüş bozulur, bu da asitese yol açar.
Klinik Belirtiler ve Tedavi: Klinik belirtiler defektin durumuna bağlıdır. Hasta hayvanlarda genellikle sağ kalp yetmezliği belirtileri (juguler dolgunluk ve nabız, ödem, asites, takipne ve egzersize intolerans) görülür. Sağ tarafta kalbin apeksi hizasından, triküspital regurgitasyona bağlı şiddetli holosistolik bir üfürüm duyulur. Atrial aritmiler ve özellikle paroksismal atrial taşikardi yaygın olup ölüme neden olacak kadar ciddi olabilir. Göğüs radyograflarında sağ atrium ve sağ ventrikül büyümeleri dikkati çeker. Kaudal vena kava da büyümüş olabilir. Ekokardiografide triküspital kapak malformasyonu ve genellikle şiddetli sağ atrial ve ventriküler dilatasyon görülür.
Klinik belirti gösteren hayvanların prognozu kötüdür. Diüretikler, damar genişleticiler ve digoksin endike olabilir.
EKTOPİK KALP
Ektopik kalp, en çok sığırlarda görülen ve kalbin göğüs boşluğunun dışında yer aldığı bir anomalidir. Uzun süre yaşamak mümkünse de ölümle sonlanır.
KALP HASTALIKLARI
Kalp hastalığı, normal kabul edilen sınırlar dışında herhangi bir kardiak bulgunun varlığı şeklinde tarif edilir. Bunlar klinik açıdan önemli olabilen veya olmayabilen çeşitli anatomik ve fizyolojik anormallikleri kapsar. Kalp hastalığı kedi ve köpekler hariç, diğer türlerde sık tedavi edilmese de çoğunlukla bir diagnostik problem olmaktadır.
Muayene ve Teşhis: Bunun için anemnez, fizik muayene, tam kan sayımı ve kimyasal profil, EKG, göğüs radyografisi ve bazı vakalarda ekokardiografi gerekir.
Kalbin durumunu değerlendirmek için sistematik muayene yapılır. Fiziksel muayenede thrili (parmak uçları ile hissedilebilen düşük frekanslı titreşimler) ve kalp deplasmanını belirlemek için palpasyon, dikkatli osküstasyon, kardiak matlık sahasının perküsyonu, arterial nabız ve juguler ven nabızlar muayene edilmelidir. Kalp büyümesi, pulmoner ödem, pleural effüzyon, pulmoner özellikler için radyografi önemlidir. EKG kaydedilmelidir.
Köpeklerde, aşağıdakilerden en az biri belirlenmedikçe kalp hastalığı tanısı konulmamalıdır. 1) anemi olmadığı halde sistolik bir üfürüm duyulması, 2) gallop bir ritme neden olan diastolik bir üfürüm veya diastolik bir dolum sesi duyulması, 3) göğüste bir thril palpe edilmesi, 4) jeneralize venöz büyüme, 5) atrial fibrilasyon veya flatter, 6) paroksismal venriküler taşikardi, 7) sık veya sürekli atrial veya ventriküler ektopik vurular,
tam AV blok, 9) sol dal bloku, 10) EKG’de sağ ve sol ventrikül büyümesi özellikleri, 11) radyografi ve ekokardiografide kalbin büyük olması, 12) ikinci kalp sesinin belirgin ve sabit bölünmesi.
Atlarda ve diğer evcil türlerde atrial fibrilasyon veya flatter, tam AV blok, perikardial sürtünme, şiddetli üfürümler, göğüste thrill ve jeneralize venalarda büyüme kalp hastalığının güvenilir belirtileridir. Sık olmayan ventriküler ektopik vurular, egzersizden sonra kaybolan bütün aritmiler ve iletim bozuklukları, RS-T kaymaları, gezici pacemaker ve diastolik üfürüm (köpeklerde güvenilir belirti) gibi belirtilerin önemi tartışmalıdır. Sistolik üfürümler normal atlarda yaygındır ve diğer belirtiler yokken hastalık için güvenilir kabul edilmez. Atlarda diastolik üfürümler genellikle hastalık ifadesidir.
Kalp hastalıklı hayvanlarda sistolik üfürüm, dispne, öksürük, pulmoner ödem ve asites, egzersize intolerans ve takatsizlik en yaygın ve net spesifik olmayan belirtiler. Bazı miyokardium dejenerasyonlu hastalıklarda, anormal kalp sesleri veya diagnostik EKG değişiklikleri olmadan konjestif kalp yetmezliği bulunabilir.
Ekokardiografi: Mevcut kalp hastalığın şiddetini ve tipini belirlemek için kalbin yapısını ve fonksiyonunu değerlendirmede faydalıdır. Kalbin zamanla değişen hareketleri doğrusal (M-mode) ve 2 boyutlu (sektör) görüntülenebilir. Bunlara ilave olarak, kan akış hızı Doppler ekokardiografi ile ölçülebilir. Bu invazif olmayan işlemlerle kalp boşlukları ve duvar boyutları belirlenebilir, kapakların anatomisi ve hareketi görüntülenebilir, kalp fonksiyonunun birkaç göstergesi olarak basınç değişiklikleri ve kan akış miktarları ölçülebilir. Ekokardiografi ile miyokardiumda işemi ve fibrozisin göstergesi bazı değişiklikler, kitleler, valvuler üremeler, perikardial effüzyon belirlenebilir.
Koyun, keçi ve domuzlarda kalp seslerinin özellikleri daha az dikkate alınmaktadır. Genel olarak, bü türlerde sadece S1 ve S2 duyulur.
Üfürümler ve Diğer Anormal Sesler
Üfürümler kalpten ve damarlardan kan akış turbulansına bağlıdır. Kalp üfürümlerinin şiddeti aşağıdaki gibidir: 1. derece: en düşük şiddette olup zor işitilebilir. 2. derece: lokalize bir sahada zayıf bir üfürüm, 3.derece: yayılan ve oskultasyona başlandığında hemen duyulan bir üfürüm, 4. derece: oskultasyona başlandığında hemen duyulan ve thril de hissedilen bir üfürüm, V. derece: steteskop gögüs duvarından çekildiğinde hemen duyulmayan şiddetli bir üfürüm, VI: steteskop göğüs duvarından hemen çekildiğinde bile duyulabilen çok şiddetli üfürüm.
Genel olarak iki tip sistolik üfürüm vardır: ejeksiyon (fırlatma sırasında) ve regurgitan (geri gelme sırasında). Ejeksiyon sistolik üfürümler artıp azalmakla birlikte sistolün ortasında en şiddetlidir. Bunlar semiluner kapakların stenozisinden ve infundibuler stenozisten, aorta ve pulmoner arterin dilatasyonundan ve semiluner kapak deliğinden akış hızının artmasından kaynaklanır. Regurgitan sistolik üfürümler pansistoliktir ve sistol boyunca aynı şiddette kalırlar. Mitral veya triküspital regurgitasyondan ya da VSD’ten kaynaklanabilirler. Diastolik üfürümler genellikle aortik veya pulmonik yetmezliğe bağlıdır. Sürekli veya makine üfürümleri hemen hemen daima patent duktus arteriozusun belirtisidir. Bu üfürümün şiddeti sistol ve diastolle artar ve azalır. En şiddetli olarak S2 sırasında duyulur.
Atlarda kardiovasküler bir hastalık veya anemi olmaksızın presistolik, erken sistolik ve erken diastolik üfürümler sık duyulabilir. Erken sistolik üfürümler en yaygındır ve genellikle kalbin bazisinden (aortik ve pulmonik oskultasyon sahası) duyulur. Genç sağlıklı atlarda kısa, yüksek şiddette, gıcırtı şeklinde ve kalbin apeksine (mitral saha) yakın yerde en şiddetli erken bir diastolik üfürüm duyulabilir.
Diastolik Gallop Ritmler: Üçlü, üç vuru, veya gallop denilen ritmler gallop (dörtnal) koşan bir atın ritmine benzer. “Ekstra” yani fazladan ses erken diastolik (ventriküler), presistolik (atrial), veya summasyon gallop olarak sınıflandırılır. Bu sesler S3 ve S4’ün normal olarak duyulmadığı hayvanlarda S3 ve S4’ün anormal derecede belirginleşmesidir. Erken diastolik (ventriküler) gallop ses (abartılı S3) kedi ve köpeklerde ileri miyokardial hastalık ve konjestif kalp yetmezliği ile birliktedir. Presistoik (atrial) gallop ses (abartılı S4) atrial ve ventriküler sistol aralığı (EKG’de PR aralığı) uzadığında duyulabilmektedir. Summasyon gallop atrial ve ventriküler gallop seslerinin birleşmesinden kaynaklanır ve taşikardili konjestif kalp yetmezliğinde oluşabilir. Bu üç tip gallop ritm normal atlarda işitilebilir.
Sistolik klikler: Kısa, keskin, çoğunlukla geçici olan bu sesler sistol sırasında oluşabilir. Köpeklerde yaygın olmamakla birlikte diğer türlerde duyulabilir. Bunlar genellikle tek olarak duyulursa da çoklu olabilir veya bazı siklüslerde tamamen kaybolabilir. İnsanlarda klik veya klik-üfürüm sendromu sistol sırasında mitral kapağın prolapse olması ile birliktedir.
Kalp Seslerinin İkilenmesi: Kalp anormallikleri yokken de S1 ve S2 ikilenebilir. Birinci kalp sesi mitral ve triküspital kapakların passif olarak kapanmasına bağlıdır. Dal bloklarında ve bazı ektopik vurularda olduğu gibi iki ventrikülün senkronize yani aynı anda kasılmadığı durumlarda S1 belirgin olarak ikilenebilir. İkilenme çoğu defa S4-S1 kompleksi ile karıştırılabilir. S2 köpeklerde inspirasyon sırasında, atlarda da inspirasyon ve ekspirasyon sırasında ikilenebilir. İkinci kalp sesi aortik ve pulmonik kapakların passif olarak kapanmasına bağlıdır. S2’nin anormal olarak ikilenmesi atlarda pulmoner amfizem ve köpeklerde dirofilariaziste olduğu gibi pulmoner hipertansiyonla birliktedir. Köpeklerdeki diğer nedenler ASD, pulmonik stenozis, sağ veya sol dal bloku ve bazı ektopik ventriküler vurulardır.
Gallop Ritmler: Gallop veya üçlü ritm oluşturabilen çeşitli sesler şöyle özetlenebilir: 1) fizyolojik -at ve sığırlarda S3, at ve sığırlarda S4, atlarda taşikardi sırasında sumasyon gallop (S3 ve S4). 2) anormal-sistolik klik, 3) patolojik –diastolik ventriküler gallop (S3), diastolik atrial gallop (S4) ve diastolik summasyon gallop (S3 ve S4).
S1 ve S2’nin ikilenmesi, atlarda S1’den hemen önce S4 şekillendiği ve seslerden ikisinin birbirine çok yakın olduğu (köpeklerde bazı sistolik kliklerde olduğu gibi) gallop ritmlerden ayırt edilmelidir.
Senkronize Diyaframatik Flatter: Diyaframa aynı anda kalp ile temas edebilir ve oskultasyonda duyulabilen şiddetli bir sese neden olabilir. Bu sendrom atrial depolarizasyon sırasında n. phrenicus’un uyarılmasından kaynaklanır ve öncelikle elektrolit ve asit-baz imbalansında ve özellikle hipokalsemide şekillenir. Atlarda ve köpeklerde en yaygın olup eklampsiada sıkça oluşur. Gastrointestinal kanaldan kaynaklanan elektrolit bozukluğu olan köpeklerde en yaygındır.
Aritmiler
Aritmiler kardiyak impulsun oluşum, iletim, hız ve düzenlilik anormallikleridir. Elektrofizyolojik kalp bozukluklarını tanımlamak için disritmi ve ektopik ritim gibi diğer deyimler de kullanılmaktadır. Birçok kardiyak aritmi iyi huylu, klinik olarak önemsiz ve özel bir tedavi gerektirmez. Diğer aritmiler, şiddetli klinik belirtilere neden olabileceği gibi kalp durması ve ani ölüme de yol açabilir. Çeşitli sistemik bozukluklar anormal kardiyak ritimlerle birlikte seyredebilir. Aritmiler öncelikle miyokardiyal bir hastalığın sonucu olarak meydana gelebilir veya toksik, anoksik, ilaçlara veya elektrolit imbalansına bağlı sekonder olabilir. Aritmiler kalbe gelen otonom sistemdeki normal değişimin bir sonucu da olabilir. Respirator sinüs aritmi köpeklerdeki normal istirahat ritmidir ve sağlıklı atlarda 2. derece AV blok normaldir. Çoğu aritminin teşhis ve ayırımı için EKG gerekir. Çünkü antiaritmik tedavinin başarısı, aritminin kaynağı ve tipine bağlıdır.
Aritmiler bradiaritmiler ve taşiaritmiler olmak üzere ikiye ayrılır. Bradiaritmilerde kalp hızı çok yavaşken taşiaritmilerde çok hızlı ve çok düzensizdir. Birinci grupta sinüs bradikardi, sinüs arrest, SA blok ve atriyal stand-stil yer alır. Atriyal fibrilasyon atlarda istirahatte düzensiz fakat hızlı olmayan bir ritme neden olurken diğer türlerde düzensiz taşikardiye yol açar. Hayvanın durumundan beklenenin ötesinde yüksek bir kalp hızı belirlendiğinde herzaman patolojik taşikardilerden şüphelenmelidir.
Sinüs bradikardi: Bu yavaş kalp hızıdır ve atletik hayvanlarda istirahatte iken normal olabilir. Hipokalsemi gibi bozukluklarda ve kafa içi basıncının arttığı durumlarda meydana gelebilir. Bradikardi kalp hızının dakikada <60-70 vuru (köpekler), <120 vuru (kediler) ve <20 vuru (atlar) olduğunu gösterir. Bradikardi hipotroidizm, dijital intoksikasyonu, hipoksi, hiperkalemi ve adrenokortikal yetmezlik gibi durumlarda da meydana gelebilir. Tedavide, neden ortadan kaldırılmalıdır.
Respirator sinüs aritmi: Sinüs aritmi normal istirahat halindeki köpeklerde çok yaygındır. Kalp hızı genellikle inspirasyonla artar ve ekspirasyonla azalır. Ritm R-R aralığında %10’luk bir değişimle düzensiz gibi görünür. Kalp ritmindeki bu değişiklik vagal tonusun şiddetindeki değişiklikle ilgilidir. Vagal tonustaki azalmayla kaybolur. Heyecan, egzersiz, atropin kullanımı ile kalp hızı artar.
Sinüs arrest ve sinoatriyal (SA) blok: Sinüs arrestte sinoatriyal düğümün impuls üretmesi yetersizdir. SA blokta ise sinoatriyal düğümden çıkan impulsların atriyumlara geçmesi yetersizdir. Bunlar klinik olarak ayırt edilemez ve aynı şekilde tedavi edilir. Bunlar bütün türlerde aşırı vagal tonustan ve gözler (okülo-kardiyak refleks) ve sinus karatikus üzerine basınç yapılmasından kaynaklanabilir. Normal atlarda istirahat halindeyken bazen SA blok meydana gelir. Bütün türlerde tekrarlayan SA blok nöbetleri hastalığı düşündürmelidir. SA blok durumunda özellikle Doberman Pincher, genç Boxer, Minyatür Shnauzer, Dachshund ve Coocker Spaniel ırkı köpeklerde bayılma meydana gelmektedir. Eğer bayılma sık ise atropin veya teofilin terapötik olabilir. Bu ilaçlara cevap alınamazsa geçici yada kalıcı bir kalp piline ihtiyaç vardır. Bazı yayınlarda “sessiz atrium” veya kalıcı atriyal standstil belirtilmektedir. Bu ritm bozukluğunda atriyal aktivite (P dalgaları) yoktur. Ekokardiyografide atriyal miyokardiyumun kasılmadığı doğrulanır.
AV blok: AV blokta kardiyak impuls AV düğümde veya AV kavşak bölgesinde gecikir veya aralıklı olarak bloke olur.
1. derecede veya başka bir ifade ile tam olmayan blokta iletim zamanı uzar ve teşhis EKG’de P-R aralığının uzaması ile konur.
2. derecede AV blokta tam olmamakla birlikte vurular azalmıştır, impulslar bazen AV düğümü geçmeyi başaramaz ve atriyal kontraksiyonu ventriküler kontraksiyon izlemez. Bu blok düzenli aralıklarla veya nadiren meydana gelebilir. Bu blok sırasında S1 veya S2 ve arteriyel nabız yoktur. Atlarda atriyal kontraksiyonla ilgili ses (S4) çoğunlukla duyulur ve diğer kalp sesleri tarafından takip edilmeyen S4 ün oluşumu 2. veya 3. derecede kalp bloku için diagnostiktir. S4 köpeklerde duyulabilir. Bütün türlerde, blok sırasında atriyal bir juguler dalga görülebilir. Vuru kesilmeden önce, P-R aralıklarının giderek uzadığı bu duruma “Mobitz tip 1” blok denir. P-R aralıkları değişmezse buna da “Mobitz tip 2 blok” denir. Kesin tanı EKG ile konur.
3. derece veya başka bir ifadeyle tam kalp blokunda hiçbir impuls, atriumlardan ventriküllere geçemez. Ventrikül ritmi ektopik bir odaktan veya ventriküler bir pacemaker’dan kaynaklanır. Atriyumlarla ventriküller birbirinden bağımsız olarak vururlar. Kalp ve nabız hızları düzenli olmakla birlikte belirgin bir bradikardi vardır ve egzersiz ve heyecan gibi kalp hızını artıran faktörlere cevap alınamaz. Atriyal ve ventriküler kontraksiyon hızları arasındaki fark ventriküler dolumda, S1’in şiddetinde, AV kapakçıklarının pozisyonunda ve arteriyel nabızın şiddetinde değişikliklerle kendini gösterir. Periyodik olarak ventrikül sistoldeyken atriyum kasılır, bu da juguler venada önemli nabızlara neden olur. Bazı hayvanlarda daha hızlı atriyal kontraksiyonlar steteskopla belirlenebilir.
AV blokun önemi türden türe değişir. Birinci ve ikinci derecede AV bloklar kalp hastalığı olmaksızın da şekillenebilir. Birinci derecede AV blok aşırı vagal tonustan kaynaklanabilir ve genellikle atlarda ve köpeklerde önemsiz kabul edilir. Bütün türlerde ikinci derece AV blok ise bir kalp hastalığını gösterebilirse de atlarda yüksek vagal tonusun bir sonucu olarak daha yaygındır. SA blokta olduğu gibi kalp hızı istirahat halindeyken <40 vuru/dk olarak belirlenir ve vagal tonusu azaltan durumlarla ortadan kalkarlar. Tam AV blok her zaman anormaldir ve prognozu kötüdür. Bu durumda özellikle egzersiz ya da heyecanla bayılma sık görülür.
AV blok fibrozis, neoplazi veya AV düğümün diğer hasarları ile meydana gelebilir. Hipoksi, toksik veya elektrolit etkilere bağlı olarak gelişebilir. Tedavide asıl neden ortadan kaldırılmaya çalışılır. Tam kalp bloku genellikle irreverzibl lezyonlarla birliktedir. Tam kalp bloklu hayvanlarda antiaritmik tedavi genellikle yetersizdir. Atropin, probantin veya izoproterenol ile kalp hızı artırılmaya çalışılır. İlaçla tedavi başarısız olup tam kalp blokunda en güvenilir seçenek elektronik pil takılmasıdır.
Wolff-Parkinson-White sendromu kedi ve köpeklerde görülen bir başka iletim anormalliğidir.
Prematüre vurular: Prematüre veya ektopik vurular miyokardium veya iletim dokusunda yer alan irrite bir odaktan kaynaklanırlar. Atriyal ve ventriküler ektopik vurular primer olarak miyokard hastalığında ya da sekonder olarak toksik, anoksik veya elektrolit etkilerden kaynaklanabilir. Bu aritmiler, özellikle ventriküler ektopik vururlar kalp hasatalığında görülen daha yaygın düzensizliklerdir. Ektopik vurular her zaman miyokardiyal bir anormalliği gösterse de bütün türlerde kalp hastalığının başka bir belirtisi yok iken muayene sırasında bazen duyulan ve sık olmayan ektopik bir vurunun klinik önemi şüphelidir. Bazen prematüre vurular spesifik antiaritmik tedavi gerektirmezler ve tedavi asıl hastalığa yönelik yapılır. Tekrarlayan bir boşalmadan kaynaklanan taşikardiler spesifik antiaritmik tedavi gerektirebilir. Dijitalis glikozidleri her zaman dikkatli kullanılmalıdır, fakat prematüre ventriküler kompleksler bulunduğunda daha da dikkatli olunmalıdır. Dijitalis tedavisi sırasında ektopik vurular geliştiğinde bu durum dijitalis toksisitesini gösterir.
Supraventriküler taşikardi: Supraventriküler taşiaritmiler sinüs düğümünden, atriyumdan veya AV düğümden kaynaklanabilir. Teşhis için EKG gerekir. Kalp ve nabız hızlıdır, fakat genellikle düzenlidir. Sinüs taşikardi egzersiz ve heyecanla meydana geldiği gibi fever, anemi, hipertermi, toksemi ve şokla da oluşur. Atriyal ve kavşak taşikardileri atriyal miyokardiyumun hastalığında şekillenirler. Bunlar çoğu defa paroksismal (nöbet tarzında) olup hızlı periyotlarla karekterizedir. Genellikle düzenli ve ani başlayan-duran kontraksiyonlar şeklindedir. Bayılma meydana gelebilir. Çoğu defa, köpeklerde prematüre atriyal kontraksiyonlarla bağlantılıdır ve bunlar kardiyomiyopati veya kronik mitral valvuler endokardiyozise bağlı sol atriyum büyümesi ile ilişkilidir.
Supraventriküler taşikardiler, vagal tonusu artıran faktörlerle (dijitalisle ve sinüs karatikus ile göze yapılan basınçlarla) sona erdirilebilir. İnatçı (refraktor) supraventriküler aritmilerde vazopressörler, beta-adrenerjik blokörler (propranolol, atenolol) veya Ca-kanal blokörleri (diltiazem veya verapamil) kullanılabilir.
Atrial fibrilasyon: Bu aritmi hızlı ve düzensiz bir ritmdir. Atrial depolarizasyon ve repolarizasyon oluşur, fakat atrial kontraksiyon koordineli değildir. Nadiren AV düğüm stimüle edilirse de sonuç hızlı ve düzensiz bir kalp hız şekillenir. Düzensizlik, vurular arasında diastolik ventriküler dolum peryodunda değişikliklere neden olur ve sonuçta kalp seslerinin şiddeti ve arteriel nabızın kuvveti de değişir. İstisnai kısa diastolik peryodlarla ventriküller yetersiz olarak dolsa da ventriküler kontraksiyonu takiben arteriel nabız oluşur. Kalp hızlı çalıştığında nabız hızı kalp hızından daha düşük kalır (nabız açığı). Kesin tanı EKG ile yapılır (P dalgaları olmayıp hızlı F dalgaları vardır ve mutlaka R-R aralıkları düzensizdir).
Kedi ve köpeklerde kalp hızının yüksek olduğu atriyal fibrilasyon genellikle şiddetli kardiovasküler bir hastalığı gösterir. Atriyal dilatasyon ve hipertrofiye neden olan sendromlarda meydana gelen böyle bir durumla kronik mitral kapak fibrozisinin son bulgusu olarak karşılaşılır. Atriyal fibrilasyon idiopatik dilatekardiyomiyopatide (köpekler, çoğunlukla iri ırklarda) ve hipertrofik kardiyomiyopatide (kediler) de meydana gelir. Tedavide ventriküler hızın azaltılması amaçlanmalıdır. Bunun için AV düğümden geçen iletimi yavaşlatmak amacıyla dijital glikozidler, Ca kanal blokörleri, beta adrenerjik blokörler verilir. Amaç kalp hızını kabul edilebilir ve etkili sayıya düşürmek ve miyokardiyumun etkinliğini artırmaktır. İlaçların kombinasyonları ve dozları arzu edilen kalp hızına göre ayarlanmalı ve toksikasyondan kaçınılmalıdır. Kinidinle tedavide başarı şansı azdır. Elektriksel dönüşüm bazen mümkünse de asıl hastalık etkili oldukça prognoz kötüdür.
Ruminantlarda Gİ kanal bozukluklarında atriyal fibrilasyon bazen paroksismal olabilir. Kor pulmonale veya kalp hastalıklarında da meydana gelebilir.
Atlarda atriyal fibrilasyon mitral yetmezlik gibi diğer kalp hastalıklarında da oluşabilmektedir. Ayrıca ciddi bir hastalık olmasa bile meydana gelebilir. Yüksek vagal tonuslu atlarda bradikardiyle birlikte seyredebilir. Kalp ritmi çok düzensiz olup kalp seslerinin ve nabızın şiddeti değişmekle birlikte nabız açığı yoktur. İstirahat halinde kalp hızı 26-48 iken ağır egzersiz hariç çok az kardiyak belirti oluşur. Orta derecede egzersize cevap olarak kalp hızı artar. Kalp hızı çok yavaşken bazı vurular arasında birkaç saniye geçebilir ve senkop oluşabilir. Atriyal fibrilasyon, iri atlarda daha yaygın olarak meydana gelir. Koşu atlarında ise yarış performansını düşürür ve paroksismal olabilir. Böyle atlar binek hayvanı olarak kullanılmamalıdır. Tedavide kinidin kullanılabilir ve çoğu defa koşu atlarında yarış performansının düzelmesinde etkilidir.
Ventriküler taşikardi: Bu aritmi ventriküler miyokardiyumdaki bir veya daha fazla ektopik pacemakerlerden kaynaklanır. Ektopik pacemakerin hızı SA düğümünkinden çok daha fazla olduğunda, ektopik pacemaker üstün gelerek kalbin ve nabızın hızlanmasına neden olur. Bunlar genellikle düzenlidir. Ektopik pacemakerın hızı SA düğümünküyle aynı olduğu zaman her iki pacemaker da kalbi etkileyerek ritmde büyük bir düzensizlik oluşabilir. Kalp seslerinin şiddeti, apeks vuru ve arteriyel nabız önemli derecede değişirek genellikle nabız açığı bulunur. Aritmi çoğunlukla paroksismaldir ve EKG’de karekteristik ve tuhaf QRS kompleksleri yer alır. Ventriküler taşikardi öncelikle miyokardiyal hastalıkla birlikte oluşur ve kalp yetmezliğinin son döneminde yaygın olarak ortaya çıkar. Ayrıca elektrolit dengesizliği, akut toksikasyonlar ve köpeklerde gastrik dolgunluk ve traumaları takiben de şekillenebilir. Kardiyak fonksiyon miyokardiyal yetmezlik veya anormal kapak fonksiyonu tarafından önceden bozulduğunda şiddetli dispne, takatsizlik ve senkop gibi belirtiler paroksismal taşikardilerle birlikte seyredebilir. Akut veya kronik kalp yetmezliğinin diğer belirtileri de bulunabilir. Kontraktilite deprese olduğunda (iyice düştüğünde) ve dolum basıncı yükseldiğinde ventriküler taşikardi ventriküler fibrilasyona dönüşebilir. Hayatı tehdit edici ventriküler taşikardinin acil kontrolü için lidokain İV olarak kullanılabilir. Tedavide asıl neden düzeltilir.
KALP HİPERTROFİSİ
Sistemik hipertansiyon veya kor pulmonale gibi sistemik veya pulmoner vasküler rezistansda artışa yol açan herhangi bir durum sıra ile sol veya sağ ventriküler hipertarofiye neden olur. Kronik akciğer hastalıklı hayvanlarda sağ ventriküldeki yüksek afterloada bağlı sağ ventriküler hipertrofi gelişir. Sağ ve sol ventriküler hipertrofisi ilerleyerek gelişmekle birlikte böyle bir gelişim egzersiz kısıtlanarak yavaşlatılabilir.
Kronik laminitiste akut hipertansiyonu önlemek için metabolik, çevresel, egzersiz veya trasport stresinden kaçınmak önemlidir. Renal hastalığa bağlı sistemik arteriyel hipertansiyonlu kedi ve köpeklerde antihipertansiflerle arteriyel basıncın düşürülmesi faydalı olmaktadır.
Konjenital anomolilere (ör, pulmonik ve aortik stenozis, patent ductus arteriozis) veya edinsel hastalıklara (ör, köpeklerde diroflariazis) cevap olarak gelişen kalp hipertrofisi klinik olarak belirlenebilir. Kedi ve köpeklerdeki sağ ve sol ventriküler büyümesi EKG’de rahatlıkla belirlenebilirken diğer türlerde zordur.
KALP YETMEZLİĞİ
Kalp hastalığı kalp yetmezliğinden ayırt edilebilir. Kalp hastalığı kalpte bir anormalliğin bulunduğunu ifade ederken kalp yetmezliği vücudun dolaşım ihtiyacını karşılayamadığı anlamına gelir. Çoğu defa öksürük, ödem, taşipne gibi klinik belirtilerin gelişmesi kalp yetmezliğinin bulunduğunu gösterir. Böyle belirtiler, aktif hayvanlarda dolaşım ihtiyaçları fazla olduğundan daha belirgin olabilir. Genel olarak, kalp yetmezliği sekonder olarak atım hacminde azalışlara veya anormal kalp hızlarına bağlı olabilir.
Atım hacmindeki azalışlar: Atım hacmi (her ventrikülden fırlatılan kan miktarı) düşük preload, kasılma yetersizliği, yüksek afterload veya yetersiz kapak fonksiyonuna bağlı sekonder olarak azalabilir. Preloaddaki (venöz geri dönüş) önemli bir azalma atım hacminde azalmaya ve kalp yetmezliğine neden olabilir. Buna örnek olarak hipovolemi veya hemorajiye bağlı sekonder şok, diüretiklerin aşırı kullanımı, perikardiyal effüzyon ve hipertrofik kardiyomiyopati verilebilir. Kasılma gücünün azalması atım hacmini azaltır ve konjestif kalp yetmezliğini tetikler. Bu, iri ırk köpeklerin dilate kardiyomiyopatisinde ve aşırı yük kardiyomiyopatisinde (PDA veya kronik valvüler hastalığa bağlı sekonder miyokard yetmezliği) meydana gelir. Yüksek afterload durumunda, ventriküler boşalma daha zorlaşır. Bu da kısmi ventriküler boşalmaya ve düşük bir atım hacmine neden olabilir. Bu durum, şiddetli hipertansiyonda ve aortik veya pulmonik stenoziste meydana gelir. AV kapaklar (mitral ve triküspital) ventriküler kasılma sırasında kanın atriyumlara geri dönmesini önler. Kapak fonksiyonu yetersiz olduğunda ise kan atriyumlara geri dönerek atriyal dilatasyona ve ileriye doğru fırlatılan kan miktarının azalmasına (düşük debi) neden olur. Kapak yetmezliğinin en yaygın nedenleri dejeneratif kapak hastalığı (endokardiosis) ve enfektif endokarditistir. Patolojik değişiklikler şöyle belirlenebilir: Enfektif endokarditise bağlı triküspital kapak yetmezliği olduğunda sağ atriyal büyüme, vena kava konjesyonu ve asites.
Anormal kalp hızları: Anormal yavaş bir hız (bradikardi) kalp debisini azaltabilir. Bradikardik (sick sinüs sendrom, 3. derece AV blok) hayvanlarda serebral perfüzyonun azalması nedeniyle bayılmalar meydana gelebilir. Kalpte anormal bir hız (taşikardi) da kalp debisini düşürebilir. Taşikardik (hızlı atriyal fibrilasyon, ventriküler taşikardi) hayvanlarda da güçsüzlük ve bayılma oluşur.
Konjestif kalp yetmezliğinde kompensator (telafi edici) mekanizmalar: Kalp yetmezliğinin asıl nedenine bakmaksızın kalp debisinin azalışına vücut reaksiyon gösterir. Baroreseptörler aracılığıyla kan akışı ve basıncı nöral olarak kontrol edilir. Akış veya basınçta düşüş olduğunda acil olarak parasempatik tonus azaltılırken sempatik sinir sistem aktive edilir. Bu değişiklikler sonucu arterioller ve venler kasılırken kalbin kasılma gücü ve hızı acil olarak artırılmış olur. Artan sempatik tonus renin-angitensin-aldosteron eksenini aktive ederek böbreklerdeki jukstaglomerüler aparatustan renin salınır. Bununla anjiotensinojen anjiotensin I’e dönüşür. Bu da güçlü bir vazokonstriktör olan anjiotensin II’e dönüştürülerek susama ve sodyum retensiyonu artırılır. Kısa dönemde bu kompensatör mekanizmalar faydalı olup sıvı volumü ve kan basıncını restore etmede yardımcıdır. Bunlar geçici dolaşım kollapsı (ör, hemoraji) olan hayvanlarda hayat kurtarıcı olurken kronik durumlar (ör, kalp hastalığı) tarafından stimüle edildiğinde yetersiz kalır. Sempatik sinir sisteminin sürekli aktivasyonu miyokardiyumun oksijen ihtiyacını artırır, kalbi aritmilere predispoze eder ve miyokard hasarına neden olabilir. Kalıcı Na ve su retensiyonu ile akciğer ödemi gelişir. Kronik vazokonstriksiyon afterloadı artırarak veya ventriküler boşalmayı engelleyerek kalbi zorlar. Bu kompensator mekanizmalar zararlı oldukça kalp debisi düşer. Kalp debisi düştükçe bu mekanizmalar uyarılır ve “kalp yetmezliği kısır döngüsü” gelişir.
Kalp Yetmezliğinin Klinik Belirtileri
Uygun bir tedavi seçmek ve doğru bir prognoz belirlemek için kalp yetmezliğinin tipini ve derecesini belirlemek gerekir. Buna göre: 1) Asemptomatik: Kalp hastalığı belirlenebilirse de klinik belirtiler yoktur. Kardiyak üfürüm, aritmi ve radyografik değişiklikler bulunabilir, 2) Hafif ila orta derecede kalp yetmezliği: Kalp yetmezliğinin klinik belirtileri istirahat halindeyken veya hafif egzersizde vardır. 3) İleri kalp yetmezliği: Solunum güçlüğü, belirgin asites ve egzersize intolerans gibi kritik klinik belirtiler mevcuttur. İleri dönemle birlikte prognoz da kötüleşir ve tedavi ihtiyacı artar. Kalp yetmezliğinin sol taraflı, sağ taraflı veya jeneralize olup olmadığını belirlemek de önemlidir.
Sol taraflı konjestif kalp yetmezliği: Sol ventriküler boşalma engellendiğinde veya mitral yetmezlik bulunduğunda, sol atriyal basınç artar. Pulmoner venöz akış engellenir ve pulmoner venöz basınç artar. Bunun sonucunda pulmoner ödem gelişir. Sol taraflı konjestif kalp yetmezliğinin bir belirtisi olan öksürük tipik olarak bir aktivasyonu takip eder veya istirahat halinde bile görülür. Öksürük, başlangıçta ödeme bağlı pulmoner intersitisyumun distorsiyonu sonucu oluşur. Pulmoner ödem kötüleştikçe sıvı alveollere ve hava yollarına girer. Bu da öksürüğün şiddetini ve sıklığını artırarak oskultasyonda harharaların duyulmasına neden olur. Sol taraflı konjestif kalp yetmezliğine bağlı sekonder pulmoner ödemin diğer belirtileri takipne, ortopne ve dispnedir. Sol taraflı konjestif kalp yetmezliğinin diğer belirtileri egzersize intolerans, taşikardi ve bazen kilo kaybıdır.
Sağ taraflı konjestif kalp yetmezliği: Sağ atriyal basınç artışı kraniyal ve kaudal vena kavadan venöz kan akışını engeller ve sonuç olarak sistemik venöz konjesyon meydana gelir. Bu durum klinik olarak vena jugularisin dolgunluğu, deri altı ödem ve asitesle kendini gösterir. Deri altı ödemin özelliği türe oldukça spesifiktir: Köpeklerde yaygın değildir, sığırlarda genellikle submandibular ve ksifoid bölgede yer alır, atlarda ise prepusial ve meme bölgelerinde görülür. Kedilerde deri altı ödem nadiren görülürken daha çok pleural effüzyon (hidrotoraks) meydana gelir. Sistemik konjesyon karaciğer ve dalağın büyümesi ile birlikte perikardiyal effüzyona da neden olur. Perikardiyal kesede sıvı toplanması, ekzokardiyal ve anormal kalp seslerine (çalkantı sesi) yol açar. Asites, karnın sarkması ile kendini belli eder. Perikardiyal keseden, periton boşluğundan ve pleural aralıktan alınan sıvının analizi yapılmalıdır. Bu sıvı genellikle modifiye transudat şeklindedir. Perikardiyal effüzyon ve deri altı ödem durumlarında EKG dalgalarının amplitüdü düşüktür.
Jeneralize konjestif kalp yetmezliği: Bir taraflı kalp yetmezliğine yol açan hastalıklar diğer tarafın yetmezliğini de tetikler ve her iki taraflı konjestif kalp yetmezliği gelişir. Konjesyon kötüleştikçe pulmoner ödemin şiddetine bağlı olarak sol taraflı belirtiler daha belirgin hale gelir.
Konjestif kalp yetmezliğinin tedavisi: Konjestif kalp yetmezliğinin medikal sağıtımında esas nedenin zararlı etkilerini kontrol etmek ve geriye döndürmek amaçlanır. Bu zararlı etkiler pulmoner konjesyon ve ödem, kalp aritmileri, düşük kalp debisi ve aşırı vazokonstriksiyondur. Şiddetli hastalarda komplikasyonların her birinin kontrolünde spesifik ilaçlar gerekebilir.
Diyet: Na kısıtlı bir diyet tavsiye edilir ve petler için bu diyetler hazır olarak bulunmaktadır. Büyük hayvanlarda tuz kısıtlanmamalıdır.
Diüretikler: Pulmoner ödemli hayvanların kontrolünde başlıca tedavidir. Birkaç tip diüretik mevcut olup en çok tiazid ve furosemid gibi henle kulpu diüretikleri kullanılır. Furosemid henle kulpunun çıkan kolundan Na, K, Cl ve H iyonlarının rezorbsiyonunu güçlü bir şekilde inhibe eder. Bu iyonlar atıldıkça suyu da beraberinde sürükler. Furosemidin dozu akciğer ödeminin şiddetine ve solunum güçlüğünün derecesine göre ayarlanır. Şiddetli ve hayatı tehdit edici vakalarda furosemid İV ve nispeten yüksek dozlarda (4-6 mg/kg) kullanılmalıdır. İV kullanıldığında furosemidin etkisi 15 dakika sonra başlar ve 30 dakikada pike ulaşır ve 2 saatte etkisi kaybolur. Konjestif kalp yetmezlikli hayvanlar bir kere dayanıklı hale gelince furosemide genellikle oral olarak idame dozunda (0,5-1 mg/kg, günde 1-2 defa) devam edilir. Kronik vakalarda furosemid en düşük dozda kullanılmalıdır. Furosemidin yan etkileri sıvı volüm azalması (dehidrasyon) ve prerenal azotemi, hipokalemi ve metabolik alkalozdur.
Vazodilatörler: Kalp debisi engellendiğinde oluşan vazokonstriksiyon önemli bir kompensatör mekanizmadır. Bu mekanizma kısa süreli durumlarda faydalı ise de kronik kalp hastalığında oluşan sürekli vazokonsriksiyon, kalp yetmezliğinin ve klinik belirtilerin gelişmesini hızlandırır. Aşırı vazokonstriksiyonu bloke etmek için vazodilatörler (ACE-anjiotensin converting enzim inhibitörleri) hayat kalitesinde önemli artış sağlar. ACE inhibitörleri köpeklerde hafif-şiddetli sol taraflı konjestif kalp yetmezliğinin tedavisinde endikedir. Vazokonstriksiyonu ve aşırı sistemik vasküler rezistansı azaltan ACE inhibitörleri ile kalp debisi düzelir ve mitral yetmezlik bulunduğunda regürgitan durum azalır.
Vazodilatörlerin kullanımı kalp hastalıklı hayvanlarda tedavinin önemli bir kısmını oluşturur. Volüm kayıplı bir hayvanda yüksek dozda ACE inhibitörleri ile tedavi başladığında hipotansiyon gelişir. Klinik olarak azalan renal perfüzyona bağlı sekonder azotemi gelişmesi yaygındır. Her ne kadar risk düşükse de ACE inhibitörleri kullanmadan önce renal fonksiyonun belirlenmesi tavsiye edilir. ACE inhibitör tedavisi başladıktan 5-7 gün sonra BUN ve kreatinin seviyesinin ölçülmesi ile birlikte diüretiklerinin dozunun da %25 azaltılması tavsiye edilir. Eğer azotemi gelişir veya kötüleşirse diüretiğin dozu düşürülmelidir. Diüretiğin dozunun ayarlanmasına rağmen azotemi kalıcı olursa enalapril günde bir defa kullanılmalıdır. Enalapril ve diüretik verilen yaşlı hayvanlarda periyodik olarak renal fonksiyon (BUN ve kreatinin) değerlendirilmelidir. Enalapril başlangıçta 0,5 mg/kg dozda (günde 1 defa) kullanılır. Eğer tedaviye cevap yetersizse ilaç aynı dozda günde 2 defa kullanılır. Diğer ACE inhibitörleri benazeptril (0,25 mg/kg, günde 1 defa), captopril (0,5-1 mg/kg, günde 3 defa)’dir. Enalapril ve captoprile benzemeyen benazepril karaciğerden atılırken kalp ve böbrek yetmezlikli hayvanlarda faydalı olabilir.
Enalapril ve captopril en çok kullanılsa da başka vazodilatörler de mevcuttur. Hidralazin doğrudan arteriyolleri genişletir. Arteriyoler vazodilatasyon için spesifik olan bu ilacın venöz etkisi azdır. Hidralazin pulmoner kapillar basıncı azaltır. Hipotansiyon ve taşikardi yaygın yan etkilerdir. Bu yüzden tedavi sırasında hayvanların hospitalize edilmesi ve dikkatle gözlenmesi (kan basıncı, EKG) tavsiye edilir. Hidralazinin ciddi yan etkileri ile birlikte ACE inhibitörlerinin güvenliği ve etkinliği dikkate alındığında hidralazin kullanımı azalmıştır. Bununla birlikte hidrelazinin fiyatı ACE inhibitörlerinden önemli derecede düşüktür. Hidralazinin başlangıç dozu 1 mg/kg olup (oral) cevaba göre 3 mg/kg’a kadar artırılabilir. Eğer hipotansiyon gelişirse ilaç 24 saat süreyle kesilir ve sonra doz yarıya düşürülür.
Nitrogliserin akut akciğer ödeminde faydalı bir venodilatördür. Venöz kapasiteyi artırarak preload düşer ve kan volümü göğüsten karına kayar. Nitrogliserinin önemli bir avantajı da deriye uygulanabilmesidir. %2’lik nitrogliserinin dozu 0.3-0.6 cm/kg’dır ve her 4-6 saatte bir sürülür. Deriye sürülürken eldiven takılmalıdır. Yan etkiler görülmese de aşırı doz hipotansiyon, letarji ve kusmaya neden olur.
Hızlı vazodilatasyona neden olan Na-nitropurissid de akut konjestif kalp yetmezliğinde kullanılabilir. Nitrogliserine benzemeyen Na-nitropurissid dengeli bir vazodilatör olup hem arteriolleri hem de venleri genişletir. Sonuç olarak, sistemik vasküler rezistans ve preload azalırken kalp debisi artar. Yarılanma süresi çok kısa olan Na-nitropurisid sürekli enfüzyon tarzında kullanılmalıdır. Ayrıca sistemik hipotansiyona neden olabildiğinden hasta dikkatli gözlenmelidir. Bir pozitif inotrop olan dobutamin ile birlikte kullanılmaktadır. Dobutamin kalp debisini artırırken Na-nitropurisidin hipotansif etkisini de gidermiş olur. Nitropurisidin başlangıçta enfüzyon hızı 1mg/kg/dk olup ortalama arteriyel basınç 70 mm Hg olana kadar her 5 dakikada 1mg/kg/dk artırılır. Sistemik hipotansiyon meydana gelirse enfüzyon hemen kesilmelidir. Kısa yarılanma süresi nedeniyle enfüzyon kesildiğinde kan basıncı tekrar artar ve enfüzyona daha düşük dozda devam edilir.
Pozitif inotroplar: Bu ilaçlar kalbin kasılma gücünü arttırırlar ve miyokard fonksiyonu özellikle kontraktilite bozulduğunda endikedirler. Küçük hayvanlarda dilate kardiyomiyopati ve kronik dejeneratif kapak hastalığı bu ilaçların kullanıldığı iki yaygın durumdur. Pozitif inotrop ilaçlar içinde en çok dijital glikozidler kullanılmaktadır. Digoksin ve dijitoksin intaselüler Ca konsantrasyonunu artırarak kalbin kontraktilitesini artırır. Digoksin en çok kullanılan dijital glikozit olup tablet, eliksir ve İV formlarında bulunur. Köpeklerde 4-5 gün oral uygulamadan sonra yeterli kan seviyesi elde edilir. Köpeklerde digoksinin dozu 0.005-0.010 mg/kg (oral günde 2 defa)’dır. İri ırk köpeklerde digoksinin dozu ise 0.22 mg/m2’dir. Hızlı dijitalizasyon toksikasyona neden olur ve tavsiye edilmez. Digoksin böbreklerden atılır ve bu yüzden böbrek yetmezlikli hayvanlarda dikkatli kullanılmalıdır. Böyle hayvanlarda dijitoksin tercih edilir. Çünkü dijitoksin karaciğer tarafından metabolize edilir.
Dijitalislerin yan etkileri vardır. Çünkü terapötik indeksi yakındır. En çok görülen yan etkiler depresyon, anoreksi, kusma, ishal ve kalp aritmileridir. Şiddetli toksikasyondan kaçınmak için şunlar yapımalıdır: 1) Tedaviden önce renal fonksiyonu değerlendirilmelidir. Eğer böbrek yetmezliği varsa digoksinin dozu azaltılmalı ya da dijitoksin kullanılmalıdır, 2) Tedaviye başlandığında hayvanın diyeti birden değiştirilmemelidir. Diyet değişiklikleri iştahı engeller; bu da toksikasyonun göstergesi zannedilebilir. Mümkünse kan dijital seviyeleri ölçülmelidir. Normal seviye 1-2.5 ng/ml olmalıdır.
Dobutamin sentetik bir kateşölamin olup öncelikle b-adrenerjik reseptörleri stimüle eder. Bu reseptörlerin uyarılması ile kardiyak kontraktilite artırılır. Dobutaminin pozitif inotropik etkileri dijital glikozitlerinkinden daha fazladır. Dobutamin sürekli enfüzyon tarzında kullanılmalıdır. Dobutamin %5 dekstroz sölüsyonu içinde kullanılır ve dozu 15 mg/kg/dk’dır. Veteriner hekimlikte en önemli endikasyonu dilate kardiyomiyopatiye bağlı şiddetli miyokardiyal yetmezliktir. Köpeklerde dejeneratif kapak hastalığına bağlı miyokardiyal yetmezlikte de kullanılır. Kalp aritmilerine neden olabildiğinden enfüzyon sırasında EKG ile kontrol edilmelidir. Enfüzyon sırasında kalp aritmileri kötüleşirse uygulama hızı azaltılmalı veya enfüzyon kesilmelidir. Dobutamin AV düğümün iletimini de artırır. Bu yüzden, atriyal fibrilasyon varsa ventriküler cevap aşırı derecede artabilir. Bu nedenle, atriyal fibrilasyonlu köpeklerin dobutamin enfüzyonundan önce uygun bir şekilde dijitalize edilmesi tavsiye edilir. Plazma dobutamin seviyeleri enfüzyondan 3 dk sonra hızla düşerken faydalı etkiler haftalarca sürebilir. Bu etkilere “dobutamin balayı” denir.
Diğer tedaviler: Boxer ırkı köpeklerin dilate kardiyomiyopatilerinde L-karnitin eksikliği bildirilmektedir ve bu maddenin verilmesiyle kardiyak kontraktilitede düzelme sağlanmaktadır. L-karnitin yağ asit metabolizmasında ve miyokardiyumun enerji üretiminde önemli bir yere sahiptir. Dilate kardiyomiyopatili insanlarda koenzim Q10 ilavesi kardiyak kontraktilitede önemli artışa neden olmaktadır. Koenzim Q10 elektron transport zincirinin bir üyesi olup miyokardiyumun enerji üretiminde esastır. Köpeklerdeki etkinliği değerlendirilmektedir.
SPESİFİK HASTALIKLAR
ENDOKARDİUM
Enfektif Endokarditis: Mural (bir boşluk ya da duvarda oluşmak) endokarditis meydana gelebilse de endokardiumun enfeksiyonu tipik olarak kalp kapaklarından birini kapsar. Enfektif endokarditisin gelişmesi için bazı tür endotelial defektlerin bulunması gerekir. Endotelyum kısmen aşındığında ve esas kollajen ortaya çıktığında trombositler yapışarak lokal bir tromboz oluştururlar. Kandaki bakteriler bu trombozda üreyerek lokal bir enfeksiyon oluştururlar. Bu enfeksiyon kendi enzimleri ve konakçı mediatörleri ile kalp kapağının yıkımına neden olur ve durum kapak yetmezliğiyle sonuçlanır. Köpeklerde aortik kapak en çok etkilenir ve aortik yetmezlik şekillenir. Sol ventrikül, yetersiz kapaktan sürekli geri akışı tolare edemez. AV kapakların enfektif endokarditisi de meydana gelmekle birlikte aortik endokarditise göre daha tolare edilebilir. Atlarda en çok mitral kapak, sığırlarda ise en çok triküspital kapak etkilenmektedir. Kedilerde enfektif endokarditis seyrek görülür ve ırk özelliği yoktur. Köpeklerden alman çoban köpekleri ve diğer iri ırk köpekler tipik olarak etkilenirler ve erkeklerde %72 oranında (ortalama 5 yaş) daha fazla görülmektedir. Enfekte kapaktan salınan bakteriler dolaşıma girer ve diğer organlarda kolonize olurlar; bu yüzden, enfektif endokarditis çok çeşitli klinik belirtilere (nörolojik, Gİ, ürolojik, ortopedik veya kardiyovasküler) yol açar. Genellikle kronik ve dalgalı bir ateş bulunur. Hemen hemen tüm vakalarda kilo kaybı meydana gelir. Sağ taraftaki kapaklar (triküspital, pulmonik) etkilenirse asites ve juguler nabızlar bulunabilir. Çoğu vakada üfürüm duyulur, bunun tipi etkilenen kapağa bağlıdır. Aortik endokarditis bulunduğunda sol tarafta kalbin bazisinden en iyi duyulan yumuşak bir diyastolik üfürüm işitilir. Mitral endokarditis, dejeneratif kapak hastalığının neden olduğuna benzer bir üfürüme neden olur. Sol tarafta kalbin apeksinden en iyi duyulan sistolik bir üfürüm işitilir.
Hastalanan hayvanlardan en çok izole edilen bakteriler Streptococcus, Staphylococcus, E. coli ve Klebsiella’dır. Diğer tür bakterilerle mantarlar da bulunabilir. Hastalanan köpeklerin yaklaşık % 60’ında, önceden var olan bir enfeksiyon (ör, diş çürüğü, pyoderma, prostat) tespit edilmiştir. Streptococcus ve Actinobacillus equuli atlardan izole edilen en yaygın mikroorganizmalardır. Tam kan sayımında çoğu defa nötrofilik bir lökositozis gözlenir. Aktif bir enfeksiyonda çubuk nötrofiller, kronik bir enfeksiyonda ise monositozis dikkati çeker. Kronik hastalığa bağlı anemi sıkça bulunur. Serum analizi organ kötüleşmesini yansıtır (karaciğer enzimleri, BUN ve kreatinin artar). Pyelonefritis varsa idrar analizinde aktif bir sediment gözlenir. Hayvanlarda kan kültürleri de yapılmalıdır. Bunu yaparken 1-2 saat arayla iki ya da üç kan örneği alınması tavsiye edilir. Etkilenen kapağın yerine bağlı olarak gelişen kalp boşluklarının büyümesi radyografide görülebilir. Eğer aortik veya mitral kapaklar hastalandı ise sol atriyum ve sol ventriküler dilatasyon gelişir. Sol taraflı yetmezliğin belirtisi olarak akciğerlerde intersitisyel dansitelerde ve alveoler karekterde artış görülebilir. Eğer triküspital ve pulmonik kapaklar hastalınırsa sağ taraftaki boşlukların büyümesi beklenir. Köpeklerde enfektif endokarditisin yaygın bir göstergesi diskospondilitistir. Enfektif endokarditisin kesin tanısı için ekokardiyografi idealdir. Etkilenen kapak hiperokoik (parlak) ve kalın olarak kolayca belirlenir. Doppler ekokardiyografi kapak yetmezliğini doğrular. Etkilenen kapak tarafındaki boşluklar büyümüştür. EKG çoğu vakada normaldir. Bazen sık atriyal prematüre ve ventriküler kompleksler görülebilir. Atriyal fibrilasyon veya 3. derece AV blok gibi diğer artmiler görülse de sık değildir. R dalgalarının yüksekliği artabilir (sol ventriküler büyümesi) ve P dalgalarının genişliği artabilir (sol atriyum büyümesi).
Tedavi konjestif kalp yetmezliğinin kontrolüne, lezyonu ortadan kaldırmaya ve enfeksiyonun yayılmasını durdurmaya yönelik olmalıdır. Eğer aortik kapağı kapsarsa, kalp yetmezliği şiddetli ve kontrolü zor olabilir ve bu durumda prognoz kötüdür. Enfeksiyon AV kapaklardan biri ile sınırlı ise prognoz daha iyidir. Konjestif kalp yetmezliğinin kontrolü için daha önce anlatıldığı gibi diüretikler (ör, furosemid), vazodilatörler (ör, enalapril) ve digoksin (eğer kalp hızlı, supraventriküler aritmiler veya düşük kontraktilite varsa) kullanılmalıdır. Başlangıçta parenteral antibiyotikler (1-2 hafta süreyle), bunu takiben oral antibiyotikler (6-8 hafta süreyle) endikedir. Bakterisid antibiyotikler öncelikle kullanılmalıdır. Antibiyogram sonuçlarına göre bunlar değiştirilebilir. En yaygın kombinasyonlar ampisilin ile gentamisin veya sefalotin ile gentamisindir. Malesef hastaların çoğu yaşamaz. Bu da tedaviye cevabın uzun süreli kardiyak ilaçlar gerektireceği ve sık olarak yeniden değerlendirmelerin yapılmasının zorunlu olduğunu gösterir. Hastalığın önlenmesi, tedavisinden daha hayati bir öneme sahiptir.
Dejeneratif kapak hastalığı (endokardiyozis): Bu edinsel hastalık kalp kapaklarının dejenerasyonu ve fibrozisi ile karekterizedir. Endokardiyozis ilerledikçe hasta kapak giderek yetersiz hale gelir. Mitral kapağın yetmezliği ventriküler kontraksiyon sırasında kanın sol atriyuma geri dönmesine ve sol atriyumdaki basıncın artmasına neden olur. Böylece akciğerlerden venöz akış da azalır. Bunun sonucunda akciğerlerde venöz konjesyon ve sonunda ödem gelişir. Ayrıca, sol atriyum dilate oldukça atriyal aritmiler da artar ve bunlar da kalp debisini düşürür. Yüksek basınçlı sol ventrikülden kanın fırlatılması sol atriyumun endokardiyumunda fiziksel hasar meydana getirir ve kronik vakalarda sol atriyum yırtılabilir. Sol ventrikül tarafından fırlatılan kan miktarındaki azalma birkaç kompensatör mekanizmanın aktif hale gelmesine (sempatik tonus artar ve ACE aktive olur) neden olur. Kronik olarak bu kompansatör mekanizmalar fayda yerine zarar verir. Kronik olarak sempatik tonusun artması sürekli taşikardiye neden olur. Bu da kalbin oksijen ihtiyacını artırır ve aritmilere predispoze kılar. ACE aktivasyonu anjoitensin-II artışına yol açarak sürekli arter ve venlerin daralması ile birlikte aldosteron salınır. Damar daralması kalbin afterloadını artırarak ventriküler kan fırlatılmasını engeller. Aldosteron salınımı sodyumun ve su tutulmasına neden olurken akciğer ödemini predispoze kılar.
Endokardiyozis veteriner hekimlikte en yaygın kalp hastalığıdır. Bu hastalık at, köpek ve kedilerde en çok sol AV (mitral) kapağı etkiler. Bununla birlikte hastalık kedilerde yaygın değildir.
Atlarda dejeneratif kapak hastalığı çoğu defa aortik kapağı etkiler ve kapağın serbest kenarlarında fibröz bantlar veya valvuler nödüllerin oluşumuna yol açar. Bu durum en çok orta-yaşlı atlarda gözlenirken sol dördüncü interkostal aralıkta en iyi duyulan holodiyastolik bir üfürüme (2-6 derece) neden olur. Atlarda çoğu vakada, köpeklerden farklı olarak klinik belirtiler pek görülmez, zira sol ventriküler aşırı volüm ve dilatasyon oluşmaz. Taşhisi doğrulamak için ekokardiyografi kullanılır. Hastalığın yavaş ilerlemesi ve atın aortik regürgitasyonu tolere etme kapasitesi nedeniyle tedaviye nadiren gerek duyulur.
8 yaşından büyük köpeklerin yaklaşık %60’ı bu hastalıktan etkilenmektedir. Endokardiyozis öncelikle küçük ırklarda, yaşlı köpeklerde, özellikle minyatür Poodl’larda Shetland koyun köpeklerinde, Dachshund’larda ve İspanyol Cocker’lerde meydana gelir. Klinik belirtilerin şiddeti kapak hastalığının derecesine ve kronikliğine bağlıdır. Her ne kadar sol apekste düşük şiddetli (1-2 derece) sistolik bir üfürüm duyulabilse de hastalığın erken döneminde klinik belirtiler görülmez. Hastalık ilerledikçe egzersize intolerans ve solunumun hızlanması giderek artar ve bunu öksürük ile solunum güçlüğü takip eder. Genel olarak, sürekli ilerleme ile birlikte üfürümün şiddeti artar ve göğüste thril hissedilir. Tam kan sayımı, kimyasal profil ve idrar analizi genellikle normal sınırlardadır. Radyografide sol atriyum büyümesi karekteristik bir bulgudur. Diğer değişiklikler sol ventrikülün ve pulmoner venlerin büyümesini kapsar. Kalp yetmezliği geliştikçe intersitisyel dansite giderek artar. Ekokardiyografide normal ekojeniteli, fakat kalın, büyümüş ve düzensiz kapakçıklar dikkati çeker. Kordotendinea yırtılabilir ve ventriküler kontraksiyon sırasında AV kapakçıklar atriyuma prolapse olabilir. Ventrikül büyümesi yaygındır. Çoğu vakada sol ventrikül yüksek basınçlı aortadan daha çok sol atriyuma geçen kanın önemli bir kısmını fırlatabildiği için kontraktilite normal veya abartılı olabilir. Kontraktilitede düşme miyokardiyal yetmezliğe işaret eder. Çoğu vakada EKG’de ritmin normal olduğu gözlenmekle birlikte sinüs taşikardi bulunabilir. Konjestif kalp yetmezliği oluştuğunda sinüs aritmi düzenli sinüs ritmine dönüşür ve hız artar. Sol atriyum büyümesi atriyal aritmilerin (atriyal fibrilasyon ve atriyal prematüre kompleksler gibi) oluşumunu tetikler. Kardiyak hipoksi ventriküler aritmilere yol açar. Konjestif kalp yetmezliği bulunduğunda ventriküler prematüre kontraksiyonlar yaygındır. Mitral kapak etkilendiğinde atriyum büyümesi P-mitral veya geniş P dalgaları ile sol ventrikül büyümesi de uzun ve geniş R dalgaları ile kendilerini gösterir.
Tedavide klinik belirtilerin ilerlemesi vazodilatörlerle yavaşlatılırken pulmoner ödem vazodilatörler ve diüretiklerle kontrol edilir. Vazodilatörler ve diüretikler etkinliklerini kaybetmeye başladığında hastalığın ileri döneminde kalp hızını yavaşlatmak ve kontraktiliteyi artırmak gerekir. Hastalığın her dönemine göre uygun tedavi planlanmalıdır. Dejeneratif kapak hastalığının klinik belirtileri gösteren köpekler uygun tedavi ile yıllarca yaşayabilir.
Dönem 1: Yumuşak bir (derece 1-2) sistolik üfürüm bulunmakla birlikte kalp yetmezliğinin klinik belirtileri yoktur ve radyografide sol atriyum büyümemiştir. Hayvan sahibi Na bakımından zengin diyetlerden kaçınılması konusunda uyarılmalıdır.
Dönem 2: Sistolik bir üfürüm (derece 2-3) bulunmakla birlikte klinik belirtiler yoktur ve radyografide henüz sol atriyum büyümemiştir. Vazodilatör tedavi (ör, enalapril 0.4-0.5 mg/kg, günde 1 defa) faydalı olabilir. Hayvan sahibi Na bakımından zengin diyetlerden kaçınılması konusunda uyarılmalıdır.
Dönem 3: Sistolik bir üfürüm (derece 3-4) bulunmakla birlikte geceleyin ve aktivasyondan sonra öksürük gözlenir. Radyografide sol atriyum büyümüştür. Vazodilatör tedaviye (ör, enalapril 0.4-0.5 mg/kg, günde 2 defa) devam edilmelidir. Furosemid (1mg/kg, günde 1-2 defa ve etkili en düşük dozda) uygulanmalıdır. Hayvana yaşlılar için hazırlanmış diyet verilmelidir.
Dönem 4: Şiddetli (derece 4-6) bir sistolik üfürüm duyulur. Kalp yetmezliğinin belirtileri (ör, egzersize intolerans, öksürük) vardır. Radyografide sol atriyum büyümesi orta veya belirgindir. Kalp hızı artmıştır. Enalapril (0.5 mg/kg, günde 2 defa), furosemid (1-2 mg/kg, günde 1-2 defa) ve digoksin (0.22 mg/m2) endikedir. Sodyumu orta derecede kısıtlanmış diyet verilir.
Valvuler kan kistleri veya hematomları: Bu iyi huylu kapak lezyonları 3 haftalıktan daha küçük buzağıların %75’in de bulunmaktadır. Bunlar en çok AV kapaklara yerleşir.
MİYOKARDİUM
Miyokardium çok çeşitli hastalıklardan etkilenir. Bunlar arasında primer kas bozuklukları (ör, dilate veya hipertrofik kardiyomiyopati), dejeneratif ve yangısal hastalıklar, neoplazia ve enfaktüs sayılabilir. Ayrıca miyokardium çeşitli toksinlere (adriamisin, oleander ve fluoroasetat) duyarlıdır. Miyokarditis bütün türlerde viral, bakteriyel, paraziter veya protozoal enfeksiyonlar tarafından oluşturulur. Köpeklerde parvavirus, ensefalomiyokarditis virus ve atlarda enfeksiyöz anemi virusu miyokarditis oluşturur. Beyaz kas hastalıklı kuzular, buzağılar ve taylarda miyokardiyal dejenerasyon meydana gelir. Mineral eksiklikleri (ör, demir, selenyum, bakır) de miyokardiyal dejenerasyona neden olabilir.
Dilate Kardiyomiyopati: Bu edinsel hastalığın nedeni belli olmamakla birlikte kalp kontraktilitesinin giderek kaybolması karekteristiktir. Birkaç formda sekonder dilatekardiyomiyopati bulunmaktadır (nedeni belli değil); örneğin, kedilerde taurin eksikliğine bağlı olabileceği gibi adriamisin veya parvovirus tarafından da oluşturulabilir. Kardiyak kontraktilite giderek kaybedildikçe kalp debisi azalır. Kalp boşluklarında kan miktarının ve basıncının artması en çok sol atriyum ve sol ventrikülün dilate olmasına neden olur. Düşük kontraktilite ve kalp debisine cevap olarak sempatik nervöz sistem ve rennin-anjiotensin-aldosteron ekseni aktive edilir. Dejeneratif kapak hastalığında olduğu gibi, bu kompansatör mekanizmalar başlangıçta faydalı iseler de kronik olarak aktive edildiklerinde zararlı olurlar. Kalbin sempatik sistem tarafından sürekli stimülasyonu ventriküler aritmilere ve hücre ölümüne yol açar. Renin-anjiotensin-aldosteron ekseninin sürekli aktivasyonu da aşırı vazokonstriksiyona, sodyum ve su tutulmasına neden olur. Çoğu vakada, sol taraflı konjestif kalp yetmezliği belirtileri görülürken sağ taraflı yetmezlik belirtileri (asites) de gelişebilir.
Dilatekardiyomiyopati iri ırk köpeklerde yaygın iken küçük ırklarda nadirdir. Doberman Pinscher’lar, dev Dane’lar, Alman çoban köpekleri ve Labrodor Retriever’lar özellikle risk altındadır. Hastalık tipik olarak orta yaşlı köpeklerde görülür ve erkekler dişilerden daha çok hastalanır. Kedilerde, 1985 yılında, taurin eksikliğinin çoğu vakadan sorumlu olduğunun anlaşılmasından sonra hastalığın insidansı azalmıştır. Bu tarihten itibaren ticari kedi mamalarında taurin seviyeleri artırılmıştır.
Kedi ve köpeklerde belirtiler (egzersize intolerans, iştahsızlık, kilo kaybı, öksürük, takatsizlik ve bayılma) çoğu defa akut olarak gelişir. Daha çok sağ taraflı yetmezlik bulunan köpeklerde genellikle kronik bir süreç söz konusudur ve takatsizlik, egzersize intolerans ve asites gibi belirtiler gözlenir. Kalbin sol apeksinden en iyi duyulan yumuşak ve sistolik bir üfürüm bulunur. Ayrıca üçüncü kalp sesi veya gallop özellikle kedilerde sıkça duyulmaktadır.
Tam kan sayımı, serum kimyasal profil ve idrar analizi genellikle normal sınırlardadır. Radyografide hafif ya da belirgin kalp büyümesi görülebilir. Kalp yetmezliği varsa intersitisyel dansiteler artmıştır ve pulmoner venler büyüktür. Ekokardiyografi dilate kardiyomiyopatinin kesin tanısında idealdir. Kalp kontraktilitesi önemli derecede kaybolur. Kalp boşlukları, özellikle sol atriyum ve sol ventrikül dilate olur. Önemli valvuler lezyonlar yoksa da mitral yetmezlik gelişebilir. EKG’de ritm, çoğu vakada normaldir. Özellikle Doberman Pinscher’lar ve Boxer’larda ventriküler prematüre kompleksler yaygındır. Atriyal prematüre kompleksler ve atriyal fibrilasyon da yaygındır. Sol atriyum büyümesi (uzun ve tepeli veya geniş P dalgaları) ve sol ventrikül büyümesi (uzun ve geniş R dalgaları) EKG’de görülebilir. Sol dal bloku gibi iletim bozuklukları yaygın değildir. Sağlıklı görünen Doberman Pinscher bir köpekte bir veya daha fazla ventriküler prematüre kontraksiyonlar görülmesi dilate kardiyomiyopati için önemli belirti olabilir.
Tedavide amaç konjestif durumu kontrol etmek (ör, diüretiklerle), kontraktiliteyi düzeltmek (ör, digoksin, dobutamin ile) ve kardiyak stresi azaltmaktır (ör, vazodilatörler ile). Bazı hayvanlarda L-karnitin, taurin ve koenzim Q10 ilavesi faydalıdır. Konjestif kalp yetmezliği şiddetli ise diüretik tedavisi yüksek dozda (ör, furosemid 4-6 mg/kg, 4 saatte bir) uygulanmalıdır. Oksijen desteği (oksijen maskesi veya nazal üfleme ile) de gerekir. Nitrogliserin de kullanılabilir. Dobutamin ile Na-nitropurissid kombinasyonu çoğu defa faydalıdır. Pulmoner ödem geriledikçe furosemid oral kullanılır, oksijen tedavisi ile nitrogliserine devam edilir. Digoksin tedavisine de başlanmalıdır (iri ırk köpeklerde 0.22 mg/m2, günde 2 defa). Vazodilatör tedavisi kesinlikle endikedir ve enalapril (0.5 mg/kg günde 2 defa) tercih edilir. Diğer ACE inhibitörlerinin (captopril ve benazepril gibi) köpeklerde kullanımı onaylanmamıştır. L-karnitin ilavesi faydalı ise de endomiyokardiyal biyopsi yapılmadan L-karnitin eksikliği belirlenemez ve kullanımı pahalıdır. Koenzim Q10 ilavesi dilate kardiyomiyopatili insanlarda faydalı bulunmakla birlikte köpeklerde henüz araştırılmaktadır. Tavsiye edilen dozu 30 mg’dır (günde 3 defa). Dilate kardiyomiyopatili Doberman Pincsher’larda balık yağı ilavesinin kardiyak kaşeksinin şiddetini azalttığı belirlenmiştir. Özellikle Doberman Pinscher’lar ve Boxer’larda antiaritmik tedavi de sık uygulanmaktadır. Rutin veya tercihen sürekli ambulatör EKG, aritminin tipi ve sıklığı ile antiaritmik ilacın etkisini belirlemek için endikedir. Prokainamid, propranolol ve tokainid en çok kullanılan antiaritmiklerdir. Çoğu köpekte prognoz kötüdür. Doberman Pincsher’larda ise prognoz daha kötü olup teşhisi takiben 2 ay içinde ölürler. Sağ taraflı kalp yetmezliği belirtileri gösteren köpeklerde prognoz daha iyi olup bunlar 1-2 yıl yaşayabilir.
Hipertrofik Kardiyomiyopati:
Kedilerde en yaygın kardiyomiyopati şeklidir. Hızlandırıcı bir neden (hipertansiyon veya aortik stenozis gibi) yok iken sol ventrikülün hipertrofisiyle karekterizedir ve tipik olarak orta yaşlı kedilerde görülür. Kontraktilite önemli derecede bozulmasa da hipertrofik ventrikül duvarları kapasitesini kaybeder ve diyastol sırasında dolmaya direnç gösterir (diastolik yetmezlik). Bu da, sol atriyum basıncını artırır ve onu dilate eder. Sonra basınç pulmoner venlere geçer ve pulmoner ödeme neden olur. Çoğu defa önemli derecede dilate olmuş sol atriyumda kan durgunlaşır. Bu da kedilerde aortik tromboembolizmi predispoze eder. Orta yaşlı erkek kediler öncelikle etkilenir ve çoğu defa akut dispne, kolaps ve arka bacaklarda parezis gelişir. Sıkça anormal kalp sesleri duyulur ve bunlar yumuşak-şiddetli üfürümler ve gallop ritmlerdir. Artan bronkoveziküler sesler ve harharalar pulmoner ödeme işaret eder. Nabızlar normal veya zayıf olabileceği gibi tromboembolik hastalık varsa nabız hissedilmeyebilir. Radyografide belirgin sol atriyum büyümesi ve değişken sol ventrikül büyümesi gözlenir. Görüntüde pulmoner ödem dikkati çeker ve bazen pleural effüzyon görülür. Ekokardiyografi hastalığı doğrulamak için önemlidir. Kontraktilite genellikle normal sınırlarda veya aşırı miktardadır. Atriyal ve ventriküler prematüre kompleksler ve ventriküler taşikardi gibi değişik EKG kayıtları alınabilir.
Tedavide pulmoner ödem kontrol edilmeli, diyastolik fonksiyon düzeltilmeli ve sistemik tromboembolizmin insidansı azaltılmalıdır. Furosemid ve nitrogliserin akut pulmoner ödemde endikedir. Bir Ca kanal blokörü olan diltiazem (7.5 mg, günde 3 defa) diyastolik fonksiyonu düzeltir. Vazodilatörler bazen kullanılır. Son zamanlarda hasta kedilerde enalaprilin sol ventrikül hipertrofisini ve sol atriyum büyümesini azalttığı belirlenmiştir. Trombus oluşmasını azaltmak için aspirin (10 mg/kg, 3 günde bir) veya varfarin (0.2-0.5 mg, günde) kullanılır.
Miyokardiyal hastalıklar atlarda sık değildir. Streptococus miyokarditisin en yaygın bakteriyel etkenidir. Salmonella, clostridium, at enfluenzası, enfeksiyöz anemi, borrelia burgdorferi ve strongilozis de hastalık oluşturabilir. Vitamin E ve selenyum eksiklikleri miyokardiyal nekrozise neden olur. İanofor antibiyotikler (monensin ve salinomisin gibi), kantaridin, kriptostegia grandiflora ve eupotorium rugozum kalp için toksiktir. Bunlar tipik olarak konjestif kalp yetmezliği belirtilerine (egzersize intolerans, taşikardi ve takipne) neden olur. Atlarda sağ taraflı kalp yetmezliği belirtileri (asites, venöz konjesyon ve jugular nabızlar) yaygındır. Genellikle mitral veya triküspital regurgitasyon duyulur. Ritim düzensizdir, atriyal fibrilasyon yaygındır. Ventriküler veya atriyal prematüre kompleksler de görülebilir. Ekokardiyografide kalp boşluklarının dilatasyonu ve kontraktilitenin zayıfladığı belirlenir. Nötrofilik bir lökositozis ve hiperfibrinojenemi yaygındır. Kardiyak iz enzimler (kreatin kinaz ve laktat dehidrojenaz) çoğu defa artmıştır. Tedavide kardiyak kontraktilite düzeltilir, konjesyon giderilir ve vazokonstriksiyon azaltılır. Digoksin ve dobutamin kontraktiliteyi düzeltmek için en çok kullanılır. Furosemid akciğer ödeminde endikedir. Kardiyak izoenzimler yüksek olduğunda ve viral bir enfeksiyon bulunmadığında kortikosteroidler kullanılır.
PERİKARDİYAL EFFÜZYON
Perikardiyal kesede sıvı biriktiğinde kese içindeki basınç artar ve kalbin boşlukları giderek basınç altında kalır. Sağ taraftaki boşlukların duvarları sol taraftakilerden daha ince oldukları için bunlar basınçtan daha çok etkilenir. Sol taraftaki boşlukların basınç altında kalmasının iki önemli sonucu vardır. Bunlardan biri venöz dönüşün önemli derecede azalması (jugular venöz dolguluk ve asitese neden olur), diğeri ise akciğerlere kan akışının önemli derecede azalmasıdır (hipoksi ve takipneye neden olur). Perikardiyal basınç kalp boşluklarının basıncına eşit olduğunda veya bunları geçtiğinde bu duruma kalbin tamponlanması denir. Eğer tedavi edilmezse kalbin tamponlanması kardiyovasküler kollapsa ve ölüme neden olur.
Perikardiyal effüzyon (hidroperikardiyum) diğer kardiyovasküler hastalıklarla kıyaslandığında yaygın değildir. Hem küçük hem de büyük hayvanlarda meydana gelir. Kedilerde ırk özelliği yoktur. Köpeklerde ise Labrador Retriveer ve golden Retriveer’lar en çok etkilenen ırklardır. En çok büyük ve iri ırk köpeklerde (%90) ve daha çok erkeklerde (%62) görülür.
Klinik belirtilerin şiddeti perikardiyal sıvı miktarına bağlıdır. Anemnezde egzersize intolerans, karın şişkinliği ve iştahsızlık gibi şikayetler alınır. Atlarda anemnezde solunum yolu enfeksiyonu, ateş, anoreksi ve depresyon şikeyetleri vardır. Fiziksel muayene bulguları letarji, vena jugularis dolgunluğu, kardiyak üfürümler ve bazen perikardiyal sürtünme sesleridir. Hasta köpeklerde her zaman asites bulunur. En yaygın iki neden neoplastik (hemangiosarkoma, kalbin bazisinde tümör) ve idiopatiktir (nedeni belli değil). En az etkili nedenler de enfeksiyöz (kedilerde enfeksiyöz peritonitis), trauma, boşluk yırtılmasıdır. Sığırlarda perikardiyal effüzyon, çoğu defa traumatik retiküler peritonitis veya lenfomaya bağlı olarak sekonderdir. Atlarda septik ve idiopatik olanları en yaygındır.
Tam kan sayımı, serum kimyasal profil ve idrar analizi genellikle normal sınırlar içindedir. Septik perikarditis ve effüzyonlu atlarda hafif bir anemi, nötrofilik lökositozis, hiperfibrinojenemi ve hiperproteinemi gözlenir. Eğer effüzyon sıvısı serum ve kanlı (köpekteki effüzyonların %95’i) ise perikard sıvısının stolojik analizi yanıltıcı olabilir. İyi huylu effüzyonlarda aktive olmuş mezotelial hücreler neoplastik hücrelere benzer. Bu yüzden hatalı pozitif teşhis konabilir. Bunun tersine neoplastik hücreler nadiren görülür, bu yüzden neoplastik effüzyonlu vakalarda hatalı negatif teşhis konabilir. Atlarda septik perikarditisden şüpheli vakalarda periton sıvısının kültür ve antibiyogramı yapılmalıdır. Septik perikarditiste bazıları parçalı olmak üzere çok sayıda nötrofil bulunur. Sıvıdaki protein içeriği de yüksektir. Atlarda idiopatik perikardiyal effüzyonun sitolojik özellikleri değişken olup farklı sayıda nötrofiller, eozonofiller ve makrofajlar bulunur.
Radyografide kalbin büyüdüğü ve yuvarlak bir şekil aldığı gözlenir. Kaudal vena kava dilatedir. İntersitisyel dansite artmıştır (bu artış pulmoner ödemden değil, büyümüş perikardiyal kese tarafından akciğer volümünün azalmasına bağlıdır).
Ekokardiyografi perikardiyal effüzyonun kesin teşhisi için idealdir. Hepsinde olmamakla birlikte birçok neoplastik effüzyon vakasında tümör görülebilir. Kalbin tamponlandığı durumda sağ atrium ve sağ ventrikül duvarlarının kollapse olduğu ve flatter halinde olduğu dikkati çeker. Akciğerlerden dönüş az olduğu için sol taraftaki kalp boşluklarının hacmi azdır. Ekokardiyografi klavuzluğunda perikardiyosentezis yapılabilir. EKG’de ritm çoğu vakada normaldir ya da sinüs taşikardi bulunabilir. Bazen atriyal prematüre ve ventriküler kompleksler oluşabilir. R dalgalarının yüksekliği çoğu defa azalmıştır (<1 mV) ve R dalgalarının boyları değişik olabilir (elektriksel değişim). Bu elektrokardiyografik özellik, perikardiyal effüzyon için patognomik olup sıvı dolu perikard kesesi içindeki kalbin hareketinin değişmesinden kaynaklanır.
Kalbin tamponlandığı hayvanlarda acil tedavi gerekir. Tek etkili tedavi perikardiosentezdir. Kalp ilaçlarının faydası yoktur. Diüretikler kontrendikedir. Çünkü bunlar kan volümünü azaltır ve kalp boşluklarının kollapsına neden olur. Köpeklerde perikardiyosentez için sedasyon gerekir. Kateter, sağ taraftan göğüs boşluğuna 4.-5. interkostal aralıkta tam kostakondral kavşağın üzerinden sokulmalıdır. Perikard kesesine girilince şırınga ile sıvı çekilir. Pneumotorakstan kaçınmak için sistem kapanmalıdır. Katater aralıklı aspirasyon yapılarak doğrudan kalbe doğru sokulmalıdır. Perikard kesesine girildiğinde sıvı (genellikle hemorajik) şırıngaya serbestçe akar. Kateter perikard kesesinde dikkatli bir şekilde ilerletilmelidir. Eğer aritmiler gelişirse kateterin hafifçe geri çekilmesi yeterlidir. Antiaritmik tedavi bazen gerekebilir. Mümkün olduğu kadar çok sıvı çekilerek analiz için tüpe örnek alınmalıdır. Atlarda perikardiyosentez yaparken sol 5. interkostal aralığın kullanılması tavsiye edilir. Atriyum, koroner arterler ve sağ ventriküle zarar vermemek için bu taraf tercih edilir. Atlarda perikardiyosentez sonrası çoğu defa antibiyotikli veya antibiyotiksiz lavaj yapılır. Perikardiyosentezis acemiler için bile kolay yapılan ve nispeten güvenli bir işlemdir.
Perikardiyosentezden önce ve sonra geniş spektrumlu antibiyotikler ve parenteral sıvılar verilebilir. Kortikosteroidler, atlarda başarı ile kullanılsa da köpeklerde iyi huylu perikardiyal effüzyonda faydalı olduğu belirtilmemiştir. İyi huylu effüzyondan şüphelenildiğinde (ekokardiyografi ile kitle görülmediğinde) nüks belirtileri için hayvanın dikkatle izlenmesi gerekir. Hastalık nüks ederse perikardiyosentezis tekrar edilir. Durum devam ederse cerrahi müdahale tavsiye edilir.
DİROFİLARİAZİS
Dirofilaria immitise tüm dünyada rastlanır. Bir çok türü (köpek, kedi, ferret, tilki, deniz aslanı, at) enfekte eder.
Hayat siklusu ve patogenezis: Olgun dişi (yaklaşık 27 cm uzunluk) ve erkek (yaklaşık 17 cm uzunlukta) dirofilarialar kan akışını engellemeksizin pulmoner arterlerde ve sağ ventriküllerde yaşarlar. Mikrofilerler (yaklaşık 315 mm uzunluk ve 6-7 mm genişlikte) kanda bulunurlar ve 1-3 yıl yaşarlar. Köpeklerde dolaşımdaki mikrofiler sayısı çevre ısısı arttığında, yemekten sonra ve geceleyin artar. Mikrofilerler sivrisinek tarafından kan emerken alınır. Sivrisinekte larva (L-1) mideye, daha sonrada ağız bölümlerine (L-3) göç eder. Sivrisinek, nispeten kısa ömrü (1 ay) sırasında hava yeteri kadar sıcak olmalıdır. Larvaların gelişme hızı sıcaklığa bağlı olarak değişir. Örneğin 30 derecede 8 gün kadar kısa iken 1-8 derecede 28 gün kadar uzun olur. Sivrisinek tekrar kan emerken enfektif L-3’ü konakçının derisine burakır ve larvalar ısırık yarasından içeri girer. Tek bir sivrisinek 10-12 L-3 nakledebilir. L-3’ler enfeksiyondan yaklaşık 100 gün sonra pulmoner arterlere göç ederler. Bu süre zarfında L-5’e (1-2 cm uzunluğunda) dönüşmüş olurlar. L-5’ler çoğunlukla kaudal distal pulmoner arterlerde bulunur ve 2-3 ay içinde olgun dirofilarialara dönüşerek geriye doğru sağ ventriküle göç ederler. Her iki cins (erkek-dişi) olgun dirofilarialar varsa, hayvanın L-3 ile enfekte olmasından 6-7 ay sonra mikrofilerler üretilir.
Olgun dirofilarialar 3-5 yıl yaşayabilir. Dirofilarialar canlı iken nadiren embolizasyon oluşur ve damar tıkanırsa da endarteritis gelişir. Patolojinin şiddeti sadece dirofilariaların sayısı tarafından değil egzersizle birlikte kan akışının artmasından da etkilenir. Düşük sayıda dirofilarialı atletik köpeklerde hastalık şiddetli seyredebilir. Klasik olarak tanımlanan kor pulmonale sendromu, sadece yüksek pulmoner vasküler rezistansı ve yüksek kalp debisinden kaynaklanan sağ ventriküler hipertrofili ve egzersiz yapan köpeklerde görülür.
Endemik bölgelerde ortalama dirofilaria sayısı köpeklerde 15, kedilerde ise 1-3’tür. Kedilerde ve ferretlerde tek bir dirofilaria ile birlikte solunum yetmezliği gelişebilir. Eğer köpek hareketsiz ise çok sayıda dirofilaria bile kalpte çok az değişiklik yapabilir. Çok fazla sayıda (>75) dirofilaria enfeksiyonunda akut postkaval sendrom ve triküspital kapak disfonksiyonuna bağlı kronik asites ortaya çıkabilir. Zamanla L-3 ile tekrar enfekte olan hayvanlarda yüksek rezistans geliştiğinden daha önceden sivrisinek tarafından sokulmamış köpeklerde fazla sayıda dirofilaria oluşması çok muhtemeldir.
Klinik belirtiler: Klinik belirtiler enfeksiyonun siklisunun dönemine ve konakçının enfeksiyona cevabına bağlıdır. Akciğerlerin küçük damarlarında L-5’ler başlangıçta yoğun bir eozonofilik reaksiyona neden olur ve bu da radyografide diffuz bir değişiklik olarak görülür. Hayvan mikrofilerler üretilmeden ve antijen oluşmadan 2-3 ay önce öksürmeye başlayabilir. Hastalığın bu erken döneminde teşhis özellikle kedilerde zordur. Aktif bir köpek düşük kalp debisi nedeniyle egzersiz yapamayabilir. Kilo kaybı, ateş ve dispne spesifik olmayan belirtilerdir. Kor pulmonale veya postkaval sendromda olduğu gibi triküspital kapağın mekanik disfonksiyonuna bağlı olarak sağ taraflı kalp yetmezliğinde asites gelişebilir. Hastalığın subklinik seyrettiği bir çok kedi ve köpekte semptom gözlenmezken hayat kalitesi düşebilir. Dirofilarialı köpeklerin yaklaşık %10’unda şiddetli immun reaksiyonla mikrofilerler öldürülür; şiddetli pulmoner reaksiyonlar görülür ve öksürük ilk klinik belirtidir.
Dirofilaria immitis’in hayat siklüsü. 1–3 Kan emme sırasında larva 3 nakledilir, akciğerlerden kalbe gelir ve 6 ayda olgunluğa ulaşır. Maksimum uzunluk olan 20 cm’ye ulaşırken akciğer arterlerini tıkayabilirler. 4 Çiftleşmeden sonra dişiler mikrofiler (MF) üretir. AA, arterde olgun dirofilarialar; MF, mikrofilerler.
Kedilerde klinik belirtiler ilk olarak aralıklı solunum hastalığı (öksürük veya dispne) ya da sporadik kusma şeklindedir. Solunum belirtileri bronşiyal astımdakine banzer ve başlangıçta kortikosteroidlere cevap verir. Kedilerde akut dispne ve kollaps gözlenebilir. Böyle vakalarda (bunlar bronşiyal astım ile karıştırılabilir) ani ölüm yaygındır. Kedilerde akut hastalıkla birlikte görülen diğer belirtiler şunlardır: konvulsiyonlar, kusma, ishal, körlük, taşikardi ve senkop. İlk solunum belirtileri çoğu defa sivrisinek mevsiminden 4-6 ay sonra meydana gelir. Kilo kaybı ve anoreksi (solunum veya Gİ belirtiler olmaksızın) bazı kedilerde non spesifik belirtilerdir. Kedilerde sağ taraflı kalp yetmezliği nadiren gelişir ve genellikle çok sayıda (>7) dirofilariayı takiben meydana gelir.
Teşhis: Dirofilariazisin teşhisinde tam kan sayımı, Knott testi, göğüs radrografisi, dışkı muayenesi, EKG, immunoflorasan antikor (mikrofiler), ELİSA-olgun antikor (sadece kediler), ELİSA-olgun antijen, trekeal sıvı ve arteriogram yapılır.
Konsantrasyon teknikleri (modifiye Knott ve filtre testleri) diroflarialı köpeklerin yaklaşık %60’ında ve kedilerin %<10’ında bir kan örneğinde mikrofilerleri başarılı bir şakilde göstermeye yarar. Olgun dirofilariaların ölümünden sonra da mikrofilerler yaşadığı için köpeklerin çok azında kalpte olgunlar olmadığı halde mikrofiloremi bulunabilir. D immitisin mikrofilerleri patojen olmayan D repens ve Dipetalonema reconditum’ınkinden ayırt edilmelidir.
Enfeksiyon dirofilariaların henüz olgunlaşmadığı dönemde ise (<6 ay), tek bir dirofilaria ya da aynı cins dirofilarialar bulunduğunda amikrofileremik olan hayvanlarda gizli enfeksiyonlar görülebilir. Gizli enfeksiyonlar konakçının mikrofilerlere karşı gösterdiği immunolojik reaksiyonlardan veya iatrojenik (hekim hatasına bağlı) enfeksiyonlardan da kaynaklanabilir. Aylık koruyucu ilaçlamalar dişi dirofilarialarda embrio stazisine neden olur. Birkaç aylık ilaçlamadan sonra çoğu dirofilaria pozitif köpekte gizli enfeksiyon belirlenmiştir. Bu yüzden, aylık koruyucu ilaçlama yapılan bir köpekte dirofilaria olup olmadığını belirlemek için antijen testi yapmak gerekir.
Dolaşımdaki olgun antijeni, ilk mikrofilaremiden önce ve sonra belirlenebilir. Dolaşımdaki antijenler dişi dirofilarialar tarafından üretilir. Dişilerin olgunluğu ve sayısı antijen miktarını etkiler. Olgun olmayan dirofilarialı hayvanlarda antijen testi negatif çıkar.
Göğüs radyografları dirofilaria teşhisinde önemlidir. Köpeklerde pulmoner arterler büyümüş olabilir. Ventrodorsal radyografide büyümüş bir pulmoner arter saat 1 pozisyonunda görülür. Şiddetli vasküler lezyonlar veya fiziksel aktivite ile oluşmadığı sürece sağ ventrikül büyümesi dikkat çekmeyebilir. Akciğer parankimal değişiklikleri erken L-5 enfeksiyon döneminde diffuz olabilmekle birlikte şiddetli kronik enfeksiyonlarda granülomatöz de olabilir. Kedilerde kardiyak değişiklikler nadir olup ventrodorsal görüntüde kalbin gerisinde büyümüş bir pulmoner arter dikkati çekmez. Dirofilarialı kedilerde büyümüş kaudal pulmoner arterler en çok dikkati çeker. Şiddetli akciğer parankimal değişiklikler, vasküler özellikleri gizler. Kedilerde akut semptomlarla birlikte akciğer lobunda bir sıvı dansitesi pneumoni ile karıştırılabilir.
Ekokardiogramlar diagnostik olup kedi ve köpeklerin sağ ventrikül ve pulmoner arterlerinde dirofilarialar tipik olarak paralel iki beyaz çizgi şeklinde dikkati çeker. Sağ ventrikül büyümesi önemli derecede ise EKG’de tipik elektriksel eksenin sağa dönmesi ve derin S dalgaları dikkati çeker.
Trakeal sitoloji genellikle spesifik değildir ve nadiren bakteri pozitif çıkar. Eozonofilik bir sitoloji, genellikle döneme spesifik reaksiyonu gösterir.
Kedilerin otopsisinde dirofilariaları görebilmek için distal pulmoner arterlerin tam muayenesi gerekebilir.
Köpeklerde tedavi: Dirofilarialı köpeklerin tedavisinde şu sıra takip edilir: 1) Subklinik hastalığı belirlemek için diagnostik değerlendirmeler, özellikle karaciğer ve böbrekler; 2) Olgun dirofilariaların tedavisi; 3) dirofilariaların ölümü ile birlikte akciğer hasarının iyileşmesi için 4-6 aylık istirahat peryodu; 4) Gerekirse mikrofilerler için tedavi; 5) Mikrofiler tedavisinin başarısını değerlendirmek için mikrofiler testi; 6) Olgunlar için tedavinin başarısını belirlemek için antijen testi; 7) Önleyici ilaçlama
Dirofilaria lezyonlarının klinik önemini azaltmak için kullanılan aspirin ve dipyridamol, seratonin antogonistleri, kısa etkili heparin ve yüksek doz kortikosteroidler başarılı değildir. Bu ilaçların başarısızlığında, anormal basınç altındaki damar dinamikleri ve pulmoner parankimal hasar etkili olabilir. Dirofilariazise bağlı basınç artışı nedeniyle digoksin tedavisi genellikle tavsiye edilmez. Şiddetli sağ ventrikül hipertrofisinde bir ACE inhibitörü kullanılabilir. Dirofilaria ölümü ile birlikte gelişen akut semptomlar ve intersitisyel ödem durumunda diüretikler faydasızdır.
Olgun dirofilaria tedavisi ile dirofilariaların ölümü şiddetli parankimal akciğer hasarına neden olur. Bu tedaviden 2-3 hafta sonra çoğu köpekte trombosit sayısı azalır ve koagulopatiler gelişir. Tiacetarsamid (2.2 mg/kg) çoğu erkek ve bazı dişi dirofilariaları öldürmekle birlikte olgun olmayan ve genç dişi dirofilarialara karşı etkisizdir. Melarsomin (2.5 mg/kg) etkili bulunmuştur (>%95). Bununla birlikte fazla sayıda dirofilaria ölümü ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Şiddetli dirofilarialı köpeklerde bir İM dozu takiben bir ay sonra iki İM doz uygulanması daha güvenlidir. Komplikasyonları azaltacak bir ilaç henüz yoktur.
Dirofilaria ölümünün koplikasyonları, akciğer fonksiyonun bozulması ve damar hasarıdır. Bunları takiben yaygın intravasküler koagulasyon meydana gelebilir. Yaygın intravasküler koagulasyon olup olmadığını belirlemek için pıhtılaşma zamanı ölçülmelidir. Olgun tedavisinden sonra gelişen dispne acil bir durumdur. Yeterli oksijen sağlamak ve akut akciğer hasarını azaltmak için nazal oksijen ve şokta kullanılan dozlarda hemen etkili glikokortikoid gerekir. Bir çok köpek bunlara 24 saat içinde cevap verir. Akciğerlerin kapiller ağının hassas özelliğinden dolayı bu süre zarfında egzersize ve strese müsaade edilmemelidir.
Mikrofiler tedavisinde ivermektin (50 mg/kg) veya milbemisin (önleyici dozda) 2-3 hafta içinde etkilidir. Çoğu mikrofiler çabuk ölür ve genellikle ilaç kullanımını takiben 1 hafta içerisinde reaksiyonlar meydana gelir. Tabi ki bunlar küçük köpeklerde mikrofiler sayısına bağlıdır. Mikrofiler durumunu değerlendirmek için konsantrasyon teknikleri kullanılmalıdır.
Başarılı olgun tedavisinden 12-16 hafta sonra antijen ölçümleri negatif sonuç vermelidir. Bununla birlikte negatif antijene rağmen az sayıda olgun dirofilarialar ile birlikte henüz olgunlaşmamışlar bulunabilir. Pozitif antijen sonuçları ikinci olgun tedavisine başlamadan 1 ay önce tekrar kontrol edilmelidir.
Kedilerde tedavi: teşhis doğrulandıktan sonra terapötik seçenekler dikkatle değerlendirilmelidir. Kedilerde dirofilariazis, klinik belirtilere neden olmayabilir ya da kronik kusma veya aralıklı solunum belirtilerine yol açabilir. Bu nedenle hayvan sahipleri çoğu defa hastalığın düşük şiddette seyrettiğini düşünebilir. Tedavi yapılmaksızın görülen akut komplikasyonlar ve ölüm oranı kedilerde düşüktür. Bununla birlikte belirti göstermeyen kedilerde bu risk, olgun tedavisinin potansiyel komplikasyonları ile karşılaştırıldığında az gibi görülmektedir. Ayrıca yetişkin dirofilariaların hayat süresi köpeklere göre kedilerde daha kısadır ve kendiliğinden iyileşme mümkündür. Fakat yetişkin tedavisi kedilerde güvenli bir şekilde yapılmakla birlikte nüks eden dispneli kediler dikkatle değerlendirilmelidir.
Tiasetarsamid (2.2 mg/kg, yavaş İV, 2 gün süre ile günde 2 defa) tedavisi hepatotoksisite veya renal toksisite komplikasyonu olmayan kedilerde tolare edilir. Bununla birlikte akciğer ödemi görülebilir ve dispne veya siyanoz meydana gelirse oksijen tedavisi ve kortikosteroidler kullanılmalıdır. Hırçın kedilerde tiasetarsamidin dikkatli kullanımına katkıda bulunmak için sedatif olarak ketamin kullanımı önerilir.
Semptom gösteren kedilerde, tedaviden sonra klinik belirtiler düzelme eğilimindedir. Kronik olarak iştahsız kedilerde özel beslenme gerekebilir. Dolaşımda mikrofilerlerin bulunması yaygın değilse de mikrofilerleri öldürmek için ditiazanin iodür ve levamizol başarılı bir şekilde kullanılmalıdır.
Tedaviden sonraki komplikasyonlar, köpeklere göre kedilerde daha şiddetli olup genellikle embolizasyonla ilgilidir. Embolizasyon şiddetli akciğer enfarktüsüne, hemoptiziye ve dispneye neden olabilir. Şiddetli trombostopeni görülmez. Dirofilarialı kedilerde dirofilarialara bağlı antijen testi pozitif çıkar ve böyle kedilerde tedaviden sonra komplikasyonların gelişmesi daha muhtemeldir.
Embolizasyon çoğu defa kaudal akciğer loblarını etkilediği için radyografide etkilenen akciğer loblarının dansitesi artar. Eğer hipoksemi veya dispne meydana gelirse oksijen tedavisi endikedir. Yüksek dozda kortikosteroidler (ör, prednizolon 0.5-1 mg/kg günde 3 defa) dikkatli İV sıvı tedavisiyle birlikte kedilerde destekleyici olarak kullanılabilir. Tiasetarsemid kullanımdan önce ve sonra kortikosteroidlerin rutin kullanılması kedilerde tavsiye edilmez.
Aspirin, prostoglandin oluşumunu inhibe edebilir ve bu yüzden akciğerlerde lökotrien üretimini arttırır. Sonuçta bronkospazm ve pulmoner hipertansiyon gelişir. Dirofilarialı kedilerde son zamanlarda aspirin tavsiye edilmemektedir. Akut embolizasyon meydana geldiğinde de kontrendike olabilir. Olgunlara yönelik tedavi sonrası reaksiyonun perakut özelliğinden dolayı özellikle ilk 2 hafta boyunca sürekli kontrol gerekir. Akut embolizasyonun klinik ve radyografik belirtileri 1-2 günden sonra kaybolabilir. Bununla birlikte tedavi yapılmadan önce bile ölüm şekillenebilir. Semptom göstermeyen kedilerde olgun tedavisinden sonra gelişen ve embolizasyonla sonuçlanan reaksiyonun riski ve şiddeti dirofilariaların kendiliğinden ölümüne göre muhtemelen daha büyüktür.
Maalesef tiasetarsaminin etkinliği kedilerde hastalığın gizli özelliği nedeniyle değerlendirilemez. Bununla birlikte mikrofilerli bazı kedilerde mikrofilerleri elimine etme girişimi başarısız olmakta ve olgun tedavisi gerekmektedir. Tedaviden önce antijen pozitif olan bir kedide, olgun tedavisinden 12 hafta sonra antijen testi negatif olmalıdır; bu süre sonrasında test pozitif çıkarsa hala olgun dirofilaria mevcut demektir.
Aralıklı klinik belirti gösteren kedilerde olduğu gibi olgun dirofilarialara karşı tedavi yapılmadığında, hayvan sahibi perakut embalizasyon belirtileri konusunda eğitilmelidir. Eğer kollaps veya dispne oluşursa prednizolon acil dozu (5 mg/kg) gerekir.
Önlem
Köpeklerde önleyici olarak dietilkarbamazin, ivermektin ve milbemisin oksim kullanılır. 6 aydan büyük köpeklerde önleyici ilaçlar kullanılmadan önce mikrofiler ve antijen testleri negatif çıkmalıdır. 6 aydan küçük köpeklerde ise önleyici tedaviye başlanabilir, fakat 6 ay ile 1 yıl sonra mikrofiler ve antijen testi yapılmalıdır. Sivrisinek sezonundan 1 ay öncesinden 2 ay sonrasına kadar dietilkarbamazin günlük olarak kullanılır. Sıcak bölgelerde önleyici tedaviler yıl boyu sürebilir. Aylık önleyici ilaç kullanılan köpeklerde antijen testi yapılmalıdır. Mikrofiler yönünden pozitif çıkan köpeklerde önleyici ilaçlar kullanılmamalıdır.
Köpekler için oldukça endemik bölgelerdeki kedilerde dirofilaria insidansı (%20) önleyici ilaçlar kullanılmalıdır. Endemik olmayan bölgelerde kediler için önleyici tedavi yapılmayabilir. Endemik bölgelerde önleyici ilaçlama (ivermektin 25 mg/kg veya milbemisin 50 mg/kg, oral olarak ayda 1 kere) 4-6 haftalık kedilerde uygulanır ve buna kedinin hayatı boyunca devam edilir. Birçok bölgede dirofilaria insidansı düşükse de ve birçok kedide dirofilaria kendi kendine iyileşse de kedilerde dirofilaria ile birlikte oluşan komplikasyonların oranının yüksek oluşu, yangısel akciğer hastalığını başlatması ve bronşial astımı predispoze etmesi nedeniyle önleyici ilaçlama gerekir.
TROMBOZİS, EMBOLİZM VE ANEURİZMA
Trombus intravasküler bir kan pıhtısı olup kaynaklandığı yere göre venöz, arteriyel veya kardiyak (valvüler veya mural) olarak sınıflandırılabilir. Venöz trombozis büyük hayvanlarda genellikle juguler venler veya vena kavada oluşur ve uzun süre devam eden venöz kateterizasyonun ve kalsiyum tuzları veya penilbutazon gibi iritan solüsyonların kullanılması sonrası filebitisi izler. Vena kava kaudalisin trombozisi sığırlarda karaciğer apseleşmesiyle birlikte seyreder ve çoğu defa embolik pneumoni ve pulmoner arter lezyonları ile sonuçlanır. Köpeklerde dirofilariazis pulmoner arterde trombozise neden olabilir; pulmoner embolizm de sekonder olarak gelişir. Köpeklerde dolaşımdaki antitrombin-III’ün azalmasına neden olan hastalıklar (renal amiloidozis, membranöz glomerulonefropati, hiperadrenokortisizm, diabetes mellitus ve neoplazi) sırasında trombotik problemler görülür. Atlarda parazitik arteritis ile birlikte arteriyel trombus oluşur. Endokarditisle birlikte septik kardiyak trombus, miyokardiyal hastalıkla birlikte de septik olmayan kardiyak trombus meydana gelir. Bir trombusun tamamı yada bir kısmı parçalanabilir ve embolus olarak kanla taşınarak distaldeki bir yeri tıkayabilir. Septik olmayan arteriyel trombozis ve embolizm, genellikle tıkadığı arterin beslediği dokularda işemiye neden olur. Septik emboli işemi, bakteremi ve lokalize enfeksiyona neden olur.
Aneurizma damar duvarının zayıflığına bağlı olarak bir arterin kese biçiminde veya silindirik olarak genişlemesine verilen addır. Aneurizmalar dejeneratif, yangısal değişikliğe uğrayan veya damar duvarının kısmen yırtıldığı yerlerde oluşabilir. Bu değişiklikler endotelyumu bozabilir ve trombus oluşumuyla birlikte sonradan emboli ile sonuçlanır. Aneurizma, trombozis ve emboli aynı anda birlikte bulunsalar da bazı türlerde ayrı ayrı da belirlenebilir.
Aneurizmanın en yaygın tipi atlarda Strongylus vulgaris larvasının göçüne bağlı arteritis sonucu kraniyal mezenterik arterde meydana gelir. Aortada ve iliak arterlerde meydana gelen aneurizma atlarda iliak trombozise neden olabilir. Spirocerca lupi’e bağlı ezofagal gronülomalı bazı köpeklerde torasik aortada aneurizma meydana gelir. Bütün türlerde, bazen parazitik olmayan aneurizmalar görülür. V. kava kaudalisi trombozisli sığırlarda enfekte emboliye bağlı pulmoner arteritisle birlikte görülen aneurizmalar hava yolunda kanamaya neden olabilir ve bu da epistaksis ve ölümle sonuçlanabilir.
Klinik belirtiler ve teşhis: Aneurizmalar kanama meydana gelmeden veya trombus gelişmeden klinik belirtilere neden olmaz. Hindilerde aort yırtılması (ani ölüm görülür), atlarda hava kesesinin mikozisi ile birlikte oluşan hemoraji veya sığırlardaki pulmoner arteriyel aneurizma hariç, kendiliğinden oluşan aneurizmal hemoraji seyrek görülür ve klinik belirtiler genellikle trombozisle ilgilidir. Trombozis, bir kan pıhtısının damar içinde birikmesine bağlı işemik bir durumdur. Belirtiler trombusun yeri ve büyüklüğü ile birlikte emboli oluşup oluşmadığına göre değişir. Verminöz aneurizma ve trombozisli bazı atlarda emboli gelişerek mezenterik arterlerin son dallarını kısmen ya da tamamen tıkar. Etkilenen bağırsak kısımlarında pasif konjesyondan hemorajik enfarktüse kadar değişiklikler görülür. Klinik belirtiler kolik, konstipasyon veya ishaldir. Kolik genellikle nüks eder ve nöbetler şiddetli ve uzun olabilir. Teşhis, çoğu defa nüks eden kolikle birlikte kronik ve lokalize sepsisin hematolojik belirtisi olmaksızın periton sıvısında önemli derecede yüksek nötrofiliye dayanır.
Abdominal aortanın ve dallarının aneurizması rektal yolla sert ve düzensiz kabartılar şeklinde (tesbih taneleri gibi) palpe edilebilir. Bunlarda nabız hissedilir, fremitus bulunabilir. Aşırı trombus oluşumunda ise nabız distale doğru gecikebilir ve hatta basınç arttıkça sayısı düşerek kaybolabilir.
Aortanın son kımının ve proksimal iliak arterlerin aneurizmalı veya aneurizmasız verminöz trombozisi atlarda karakteristik bir sendroma neden olur. Böyle atlar istirahatte normal iseler de giderek artan egzersizle birlikte arka bacaklarda tek ya da çift taraflı topallık, kas titremesi ve terleme ile birlikte artan şiddette takatsizliğe neden olur. Şiddetli vakalarda hayvan egzersize dayanamaz; önce topallar, sonra düşer ve yatar vaziyette kalır. Kısa bir dinlenmeden sonra belirtiler kaybolur ve hayvan normal görünür. Etkilenen bacaklarda sıcaklığın düşdüğü belirlenebilir ve bu bacakta arteriyel nabızlar azalmış ya da ortadan kalkmıştır. Yine bu bacaklarda venöz doluş azalmış ya da gecikmiş olabilir. Dikkatli rektal palpasyonla internal veya eksternal iliak arterlerin nabzındaki değişiklikler ve asimetrik damarlaşma belirlenebilir. Şiddetli vakalarda arka çeyrek kasların atrofisi ve toparlama sadece hafif egzersizle birlikte ortaya çıkabilir. Distal aortanın tam embolik veya trombotik tıkanması arka bacakların iki taraflı akut paralizine ve atın yatalak olmasına yol açabilir. Hayvanlar hırçındır, sancılıdır ve çabucak şoka girer. Arka bacaklar soğuk olup rektal palpasyonda her iki iliak arterden nabız hissedilmez.
Kedilerde aortanın tromboembolizminin sonucu olarak farklı bir sendrom görülür. Çoğu vakada primer bir kalp bozukluğu (genellikle kardiyomiyopati) bulunur. Dilate veya hipertrofik kardiyomiyopatide anormal dolaşım dinamikleri boşluk içi trombus oluşumunu predispoze eder. Sol atriyum büyümesi, mitral regürgitasyon veya yüksek diastol sonu basınçtan kaynaklanır ve genellikle sol atriyumda trombus oluşur. Sonra trombus parçalanabilir ve bir emboli oluşturarak aortik dalları tıkar. Embolizasyonun olağan yeri aortik trifurkasyon olmakla birlikte internal ve eksternal iliak arterler ve median sakral arteri de tıkayabilir. Belirtiler aniden başlayan arka paraliz, şiddetli sancı ve kas spazmıdır. Femoral nabızlar zayıftır veya yoktur, arka bacaklar soğuktur. Eğer aortanın üçe ayrıldığı yer tamaman tıkanmadıysa kedide tek taraflı paresiz veya her iki arka bacakta sadece hafif sinirsel yetmezlik oluşur. Diğer sistemik vasküler ağda ya da aortanın daha proksimalinde bir emboli oluşabilir. Emboli tarafından ortaya çıkarılan karmaşık faktörler kollateral dolaşımı inhibe edebilir. Çünkü aortaya ligatür ile aortik tromboembolizmin klinik belirtileri oluşmazken edinsel trombusla klinik belirtiler ortaya çıkar. Serotonin ve tromboksan A2 (her ikisi de aktive edilmiş trombositler tarafından salınır) vazokonstriksiyon ve trombosit çökelmesine neden olur ve böylece kollateral dolaşım inhibe edilebilir. Vazokonstriksiyon ve trombosit çökelmesi klınik belirtilerin gelişmesinde önemlidir.
Tam anlaşılamayan vakalarda aneurizma, trombosis veya embolizm teşhisini doğrulamak ve kollateral dolaşımı değerlendirmek için anjiokardiografi yardımcı olabilir. Bu işlem, gerçek kardiyomiyopatili kedilerde çoğu defa güvenli olmayıp sığırlarda da ekonomik sayılmaz.
Vena kava kranialisin trombozisi iki taraflı vena jugularis dolgunluğuna (juguler nabız olmaksızın) neden olur. Çene altında ve ksifoid bölgede ödem ile birlikte oral mukozada belirgin bir hiperemi yaygındır. Dil, farinks ve larinkste önemli ödemle birlikte disfaji ve dispne gelişebilir. Üst solunum yolu ödemi hayatı tehdit edici boyutta olabilir ve trakeostomi gerekebilir. Vena kava kranialis trombozu juguler bir trombusun embolizasyonundan veya sağ atrial lezyonun genişlemesinden kaynaklanabilir. Vena kava kaudalisin trombozu akciğer embolizmine ve sekonder akciğer abselerine neden olabilir ve bunlar da öksürük, takipne, dispne ve anormal akciğer seslerine neden olur. Septik emboli içeren pulmoner arterlerdeki aneurizmalar yırtılabilir ve intrapulmoner kanamalara neden olabilir veya pulmoner abseler bronşiollere açılabilir ve hava yolu kanamalarına neden olabilir. Epistaksis ve hemoptizi meydana gelebilir. Pulmoner arterial tromnboembolizm sığırlarda sağ kalpteki endokarditisin sık bir komplikasyonu olmakla birlikte aneurizma nadiren gelişir.
Tedavi: Atlarda Strongylus vulgarise bağlı aneurizmalar nadiren yırtılır ve başlıca özellik, sonradan kolikle birlikte intestinal damarların tromboembolizmidir. Genel olarak, arterial duvarı da yeteri kadar içine aldığından trombusun çıkarılması pratik değildir. Antibakterial tedavi ve göç eden larvaları öldürecek antelmintikler önemlidir. Atlarda kranial mezenterik ve aortik-iliak trombozise en rasyonel yaklaşım, strogylosisi önlemek ve tedavi etmektir.
Kedilerde aortik emboli cerrahi olarak çıkarılabilir, bununla birlikte, kalp hastalığı ve özellikle kalp yetmezliği genel anestezi riskini önemli oranda artırır. Büyük miktarda hidrojen ve potasyum biriktiği işemik damar yatağının tekrar perfüzyonu ile akut hiperkalemi ve metabolik asidozis oluşabilir ve bunlar da kalbi durdurabilir. Tavsiye edilen medikal tedavide sıvılar (hidrasyonu ve kan basıncını koruyan ve konjestif kalp yetmezliğini abartmayan), analjezikler, antikoagulanlar ve esas kalp hastalığına yönelik ilaçlar yer alır. Oluşmuş trombus üzerine heparin ve warfarinin etkisi yoktur. Aortik tromboembolizmli birçok kedi tedaviye rağmen ölür veya arka bacak fonksiyonunu yeniden kazanamaz. İlk kardiovasküler krizlerden sonra yaşayabilen bazı paralize kediler 3-7 hafta sonra yürüyebilir. Prognoz kalp hastalığının şiddetine bağlıdır.
Köpeklerde pulmoner emboli en çok dispneye yol açar. Ortaya çıkan pulmoner hipertansiyon ikinci kalp sesinin ikilenmesine neden olabilir. Göğüs radyografileri normal olabilir veya etkilenen bölgenin yeterli perfüze olmadığını ve ana pulmoner arterin ve sağ kalbin büyüdüğünü, pleural effüzyonu veya pulmoner hemorajiyi ve enfarktusu gösterebilir. Kan gazlarının belirlenmesi ile hipoksi ortaya konur ve parsiyel CO2 basıncı düşük veya normaldir. Teşhis, pulmoner anjiografi ile doğrulanabilir. Tedavide kedilerin aortik tromboembolisi için kullanılan aynı ilaçlar tavsiye edilir. Trombolitik ilaçlar (ör, streptokinaz veya doku plazminojen aktivatörü) hayvanlarda tam değerlendirilmemiştir.
Aspirin (25 mg/kg, PO, her 72 saatte) kedilerin tromboembolizminde en yaygın kullanılan ilaçtır. Aspirin trombosit yapışmasını inhibe eder ve tromboksan A2 oluşmasını inhibe ederek kollateral dolaşımı korur. Aspirin tedavisi (17 mg/kg, PO, her 48 saatte) atların tromboembolik hastalığının önlenmesinde tavsiye edilmektedir.
Venöz trombozisin tedavisi destekleyici bakımla (ulaşılabilir damarların hidroterapisi, anti enflamatuar ilaçlar ve sekonder sepsisi önlemek için sistemik antimikrobialller) sınırlıdır. Trombozlu juguler venalar atlarda cerrahi olarak başarılı bir şekilde çıkarılmaktadır. Kranial veya kaudal vena cavaların trambozisi genellikle tedaviye cevap vermez ve prognoz kötüdür. Traumayı ve bakteriyel kontaminasyonu en aza indirmek trombozisi önlemenin en iyi yoludur. Atlarda ve kedilerde heparin ve warfarinle antikoagulasyon tedavisine çalışılmaktadır, fakat böyle tedavinin anemi ve öldürücü kanama gibi komplikasyonları vardır.
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
alman kurdu at baypamun domuzbaşı hastalığı draksin enjeksiyon golden göz hayvan hayvan belgeseli honey bear Inek insan belgeseli kangal Kedi Kediler Keçi kopekler koyun. kulak küpesi kurt kuş köpek köpek serum nasıl verilir küpe küpe no sorgulama küpe sorgulama kısırlaştırma mantar Mastitis muhabbet kuşu pitbull pug rottweiler sibirya kurdu stronghold SİĞİL sımental tavşan TEKNOLOJİ FAKTÖRÜ terrier TR 35 133 9427 tylosin uzay belgeseli veteriner
WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck requires Flash Player 9 or better.
C vitamini alın hastalıklardan korunun.
sağol sağol teşekkür teşekkür nediyim daha!.
bende tam bunu aramaktaydım teşekkürler.